Fazlur Rahman Toplantısı

Fazlur Rahman Toplantısı

- 02/12/2008 – 11:13

ÖNÜMDE büyük boy, ciltli, iyi kağıda basılmış 360 sayfalık bir kitap var.
 
ÖNÜMDE büyük boy, ciltli, iyi kağıda basılmış 360 sayfalık bir kitap var.

İsmi: “İslâm ve Modernizm. Fazlur Rahman Tecrübesi.” 1997’de İstanbul’da 2000 adet bastırılmış.

Bastıran: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı.

Sunuş yazısını o zaman Belediye Başkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan yazmış. Şu cümlelerle başlıyor.

“Kardeş Pakistan’ın yetiştirdiği büyük bilim adamı ve düşünür Fazlur Rahman, İslâm dünyasında olduğu kadar Batı’da da önemsenen, düşünce ve tezleri üzerinde geniş tartışmalar açılan bir şahsiyettir. Düşünce hayatıyla yakından ilgilenenler merhum Fazlur Rahman’ın Türkiye’de ne büyük bir etkiye sahip olduğunu bilirler. Fazlur Rahman’ı hararetle savunan öğrencileri ve izleyicileri olduğu gibi, ona şiddetli muhalefet gösterenler de var.”

İstanbul Belediyesi 22-23 Şubat 1997’de bir Fazlur Rahman toplantısı tertiplemiş. Buna yabancı uzmanlar da çağrılmış, her gün dört oturum yapılmış, yekun olarak sekiz oturumda otuz kadar tebliğ okunmuş.

Bu kitap, Tarihsellik ekolü veya fırkası denilen bid’at cereyanının kurucusu olan Pakistanlı Fazlur Rahman’ın Ehl-i Sünnete uymayan fikir, inanç ve görüşlerinin bir nevi tanıtım ve savunmasıdır.

O Fazlur Rahman ki, kendi ülkesinde binden fazla din alimi, fakih, müftü, müderris tarafından protesto edilmiş ve kovulmuştur. Kitabın başında Prof. Mehmet S. Aydın’ın bir takrizi (övgüsü) yeralıyor.

Benim bildiğim kadarıyla şu anda Ankara İlahiyat Fakültesi Fazlur Rahman’ın yoluna girmiştir.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan, hürmet ve itimat ettiği muhterem Emin Saraç hocaefendiye sormuş olsaydı, Fazlur Rahman’ın kim olduğunu, mahiyetini, içyüzünü öğrenmiş olurdu.

Ben bir Ehl-i SünnetMüslümanı olarak Fazlur Rahman’ı hiç tutmam ve sevmem. Çünkü onun tarihsellik tezi kabul edilirse ortada din diye bir şey kalmaz. O tarihsel, bırak, bu tarihsel boş ver; geriye Yahudilerin ve Haçlıların istediği ılımlı, light, evcil, sulandırılmış bir İslâm kalır. (Diyalog İslâm’ı…)

Türkiye’yi ve İslâm dünyasını kurtaracak yol, zihniyet, tez; yirminci asırda Ehl-i Sünnet İslâmlığının bayraktarlığını yapmış olan Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Düzceli Muhammed Zahid el-Kevserî gibi icazetli gerçek hocaların zihniyetidir.

Fazlur Rahman, kelamcıların incelemesi, tahlil etmesi ve yanlışlarını ortaya koyması gereken bozuk bir fırka kurmuştur. Bu fırkanın, Türkiye’de çoğunluğu oluşturan Sünnî Müslümanlara bozuk olduğunun bildirilmesi ve başta inançlı aydınlar olmak üzere halkın uyarılması gerekmektedir.

İstanbul BüyükşehirBelediyesi bu Fazlur Rahman toplantısı için kimbilir ne büyük masraflar etti. Dış ülkelerden gelenlerin uçak, beş yıldızlı otel masrafları, ziyafetler, hediyeler vs… Keşke bu paralarla bir Ehl-i Sünnet büyüğü tanıtılmış olsaydı. Ne kadar faydalı ve hayırlı olurdu.

Ehl-i Sünnet’i Savunmak Her Müslümanın Vazifesidir

MÜSLÜMAN bir gazeteci, okur-yazar olarak niçin Ehl-i Sünnet’i destekliyorum, savunuyorum?

Çünkü böyle bir destekleme ve savunma benim vazifemdir.

Ehl-i Sünnet Müslümanlığı Kur’ân’a, Sünnet’e; Allah’ın rızasına, sevgili Peygamberimizin (salat ve selam olsun O’na) bize bıraktığı mirasa uygun Müslümanlıktır.

Ehl-i Sünnet Asr-ı Saadet’le bizim aramızdaki devamlılıktır. Onda kopukluk olmasını istemeyiz.

Ehl-i Sünnet ana caddedir. Kardeşlerimizin bu ana caddeyi bırakıp patikalara, çıkmaz sokaklara, dar ve ulaştırmaz yollara sapmalarını istemeyiz.

Ehl-i Sünnet İmamı Azam Ebu Hanife’nin, İmamı Mâlik’in, İmamı Şafiî’nin, İmamı Ahmed ibn Hanbel’in bize anlattığı dindir.

Kurdukları fıkıh sistemleri devam etmemiş olan onlarca büyük müctehid efendilerimizin yoludur.

Ehl-i Sünnet Ashab-ı Kiram efendilerimizin yoludur.

Ehl-i Sünnet Selef-i Sâlihîn efendilerimizin yoludur.

Ehl-i Sünnet Tâbiîn efendilerimizin yoludur.

Ehl-i Sünnet ‘âmil ve rabbanî, gerçek ve icazetli ulemanın yoludur.

Ehl-i Sünnet büyük müfessirlerin yoludur.

Ehl-i Sünnet büyük muhaddislerin yoludur.

Ehl-i Sünnet orta İslâm yoludur.

Ehl-i Sünnet akl-ı selimin ışığında vahye ve sünnete dayalı İslâm’dır.

Ehl-i Sünnet on dört asırlık icma-i ümmet yoludur.

Ehl-i Sünnet evliyaullah’ın yoludur.

Ehl-i Sünnet İmamı Buharî’lerin ve diğer büyük hadîs imamlarının, Gazalîlerin, Abdülkadir Geylanî’lerin, İmamı Süyutî’lerin, İmamı Şaranî’lerin, Muhyiddin ibn Arabî’lerin, İmamı Birgivî’lerin, Şah Muhammed Bahaüddin Nakşibendî’lerin, Ahmed er-Rufaî’lerin, Mevlana Celalüddin’lerin, Ahmed Yesevî’lerin, İmamı Rabbanî’lerin ve diğer bütün büyüklerin yoludur.

Ehl-i Sünnet gavsların, kutubların, ebdalların, nücebanın, nükebanın ve diğer ruhaniyet büyüklerinin yoludur.

Ehl-i Sünnet Selahaddin’lerin, İmamı Şamil’lerin, Emîr Abdülkadir Cezairî’lerin yoludur.

Ehl-i Sünnet Ahmed Zeynî Dahlan’ların, Yusuf İsmail Nebhanî’lerin, Şeyhülislâm Mustafa Sabri’lerin, Zahid el-Kevserî’lerin yoludur.

Ehl-i Sünnet Bediüzzaman Said-i Nursî’nin, Erbilli Esad Efendi’nin, Abdülhakim Arvasî’nin, Süleyman Hilmi Tunahan’ın ve benzeri meşayihin yoludur.

Elbette bir Müslüman olarak bu mübarek ve feyizli ve nurlu yolu tutacağım, bu yolu savunacağım ve destekleyeceğim.

Bu yola karşı olanlarla, bu yolu kapatmak isteyenlerle, bu yola düşmanlık edenlerle en güzel, meşru ve uygun şekilde münazara etmek benim vazifemdir.

Yüce Kur’ân’ımızın cahiller, icazetli müfessir olmayanlar, kötü niyetliler tarafından re’ye, heva ve hevese dayalı olarak yanlış şekilde yorumlanmasına elbette karşı çıkacağım ve halkı uyaracağım.

Ehl-i Sünnet’i savunmak sadece ulemanın işi ve vazifesi değildir, bütün Müslümanların vazifesidir.

Ulema ilim ile ulema sınıfına dahil olmayanlar da akıllarının ve kültürlerinin yettiği derecede gerçekleri açıklayarak bu hizmet ve vazifeyi ifa ve eda ederler.

Ehl-i Sünnet yıkılmasın, darbelenmesin, halkın ve gençliğin bir kısmı aldatılmasın. Gayemiz budur.

Yayınlandı:  on Temmuz 9, 2009 at 1:03 pm Yorum yapın

İMAN ESASLARI – OCAK 2008

İMAN ESASLARI – OCAK 2008

 

Şüphesiz bu dünyaya gelen her insan için ilk olarak elde etmesi gereken en önemli şey imandır. Dünya ve ahiret saadeti bu imanla yaşayıp bu imanla ölmeye bağlıdır. Ameller hususunda müsamaha varsa da, itikat hususunda hiçbir yanılmanın ve eksikliğin affı yoktur.
Bundan dolayı şirkin dışındaki günahlar hakkında Allah’ın dilemesine bağlı olarak af ve mağrifet sözü varsa da, şirk üzere ölenin asla affedilmeyeceği, Cennet yüzü görmeyip Cehennemden çıkamayacağı kesindir.
Öyleyse ebedî kurtuluş arayan herkesin her şeyden evvel îman konusu üzerinde durarak Allah indinde yüzünü ak edecek sağlam bir inanca sahip olması gerekir. Ancak şu var ki, her “inandım” diyenin îmânı Allah katında muteber değildir.
Resûlallah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’de, arkasından ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını, bunlardan yetmiş ikisinin delâlette kalıp “Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat” tan ibaret olan tek bir fırkanın kurtulacağını defaatla açıklamıştır. İşte bu köşemizde sizlere, bu Fırka-i Nâciye (kurtulacak fırka) nın neye, nasıl inandıklarını ve bu cemaatten olabilmek için inanılması gereken şartların neler olduğunu, madde madde açıklayacağız.
Mevla Teâlâ’nın izniyle; burada sizlere beyan edeceğimiz hususları öğrenip bellemeden ve bu şekilde inanmadan, kim olursa olsun, aklı, zekâsı ve rütbesi ne olursa olsun, hiçbir ferdin ahirette kurtulması mümkün değildir.
O halde Allah ve Resulü tarafından bize sarkıtılan bu ipe sımsıkı tutunarak istenilen sağlam inanca sahip olmalı ve bu mârifetlerden mahrum kalmamalıyız.
Bu mevzuda Ehl-i Sünnet ulemâsının kaleme aldığı pek çok eserler mevcuttur. Ama biz sizlere bu konuları kısa, öz ve herkesin anlayacağı bir şekilde maddeler halinde arz edeceğiz.
Mevla Teâlâ cümlemizi, Ehl-i Sünnet inancıyla yaşayıp bu itikatla ölmek nimetine mazhar kılarak, ebedî azaptan kurtulanlardan eylesin.
İtikat (İnanç)
Din: Allâh-ü Teâlâ tarafından konulan bir kanundur ki, insanlara yaratılışlarındaki gaye ve hedefi, Allâh-ü Teâlâ’ya ne suretli ibâdet yapılacağını bildirir.
Din, insanları güzel olanı seçmeleriyle, hayırlı olan şeylere götürür.
Bu ilâhî kanunu Peygamberler vahiy suretiyle Cenâb-ı Hak’tan öğrenerek insanlara ulaştırmışlardır.
İman: Allâh-u Teâlâ’ya ve Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Selem’in Allâh-ü Teâlâ tarafından getirdiği “Ahkâm’ı İlâhiyye” (İlahî hükümler) in tamamına inanmak ve kabullenmekten ibarettir.
İslam: İmanla aynı manadadır. Dolayısıyla her mümin, müslim; her müslim de mümindir. Gerçi lügat itibarıyla iman, inanmak; İslâm ise teslimiyet ve boyun eğmek anlamlarına gelmekteyse de din açısından ikisinin de hükmü birdir.
İman Şartları
Bilindiği üzere iman şartları altıdır:
1 – Allah’a İnanmak
Tabi ki Allah’a inanmak için evvela onu tanımak lazımdır. Yahudi ve Hıristiyanlar da Allah’a inandıklarını söylüyorlar; lakin “Allah’ın oğlu ve hanımı var” şeklindeki sapık inançlarından dolayı, Allah’a inandıklarını söylemeleri mûteber sayılmamıştır.
Dolayısıyla Allah’a inanmak, O’nun “Varlığına, birliğine, doğmadığına, doğrulmadığına, oğlu kızı ve hanımı bulunmadığına, eşi dengi olmadığına, bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olup, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna” inanmak demektir.
O halde Allâh-ü Teâlâ hakkında şuna inanmalıyız ki, “Allâh-ü Teâlâ varlığı vacip olan, yokluğu düşünülemeyen ve varlığı zâtından olup hiçbir kimseye muhtaç olmayan bir zattır.” Allah-ü Teâlâ tektir. Zâtında da sıfatlarında da hiçbir ortağı yoktur.
Allâh-ü Teâlâ hiçbir icap (kimsenin zorlaması) olmaksızın dilediğini yapan, hiç şüphesiz mahlûkatı yaratan ve her yaptığını bir hikmete dayalı olarak yerli yerinde yapandır.
2 – Meleklere İnanmak
Melekler, değişik şekillerde görülebilen, zor işlere Allah’ın izniyle güçleri yeten latif cisimler (Nûrânî varlıklar) dır. Melekler, erkeklikten, dişilikten, yemekten, içmekten, abdest bozmaktan, doğmaktan, doğurmaktan münezzehtirler. Gece gündüz hiç durmadan tesbih ederler. Allah’a isyan etmezler, emrolunanı yaparlar.
Meleklerden kimisi Hak Teâlâ’yı bilmek ve O’ndan gayrisiyle meşgul olmaktan son derece sakınma vasfında müsteğrak olmuş (dalmış) dırlar.
Onlardan bazısı Rabbisinin emriyle işleri tedbir etmekte (yönetmekte) dir. Onlardan kimisi semâvî (gök ehli), kimisi de erazî (yer ehli) dir. Meleklerin Peygamberleri (büyükleri) başlıca dört tane olup, bunlardan Cebrail (Aleyhisselâm), Peygamberlere vahiy getirmek, harp ve zelzele gibi âfetleri yönetmekle, Mîkâil (Aleyhisselâm), rızıkları takip etmekle, İsrâfil (Aleyhisselâm) kulların amellerini kontrol ile Azrâil (Aleyhisselâm) ise ruhları almakla görevlidirler.
Melekler Allâh-ü Teâlâ’dan izinsiz hiçbir şeyi kendiliklerinden yapamadıkları için herhangi bir nedenle onlar hakkında kötü konuşmak ve onlara düşman olmak, gerçekte Allah’a düşmanlık sayıldığından insanı dinden çıkarır. Bu husus Yahudilerin Cebrâil (Aleyhisselâm)’a düşmanlığı ile ilgili olarak Bakara suresinin 97-98 ayet-i kerimelerinde zikredilmiştir.
3 – Kitaplara İnanmak.
Allâh-ü Teâlâ yüz dört kitap indirmiş olup bunların dördü büyük kitap yüzü ise sahifelerden ibarettir.
Bu kitaplarda Allâh-ü Teâlâ’nın emir ve nehiyleri (yasakları) vaad ve va’idi (müjde ve tehditleri) mevcut olup, hepsi Allâh-ü Teâlâ’nın kelamıdır.
Bu kitaplara karşı vazifemiz, onların Allâh-ü Teâlâ’dan geldiğine inanıp, Kur’ân-ı Kerim de Muhammed Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’e indirilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’in bütün ayetlerine inanmak gereklidir. Bir ayetini inkâr, tümünü inkâr sayılır.
Dolayısıyla namaz, abdest ayetlerine inanıp da, fâizin harâmiyeti gibi, muâmelatla, hırsızın kolunun kesilmesi gibi, ukûbât (cezalar) la ilgili ayetleri inkâr etmek, insanı iman dairesinden çıkarır ve kâfir eder. Çünkü fâizin yasaklığı, Bakara suresinin 275. ayetinde, kol kesme cezası da Mâide suresinin 38. ayetinde zikredilmektedir.
İslâm dini ve Allah’ın yolu anlamına gelen “Şeriat”ı inkâr etmek de insanı îman dairesinden çıkarır. Zîra Şeriat’a uymak, Câsiye suresinin 18. ayeti kerimesinde Peygamberimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’e, dolayısıyla bütün ümmetine Allâh-ü Teâlâ’nın en büyük emirlerinden biridir.
4 – Peygamberlere İnanmak
Allâh-ü Teâlâ’nın resullerine iman, onların “Allâh-ü Teâlâ tarafından kullarını müjdeleyici ve korkutucu, onlara din ve dünya işlerinden muhtaç oldukları bilgileri açıklayıcı olarak gönderilmiş kullar” olduklarına inanmaktır.
Peygamberlerde Aranan Şartlar

  1. Erkeklik
  2. Hür olmak,
  3. Doğruluk,
  4. Emânet (güvenilirlik),
  5. Adâlet,
  6. Tebliğ (kimseden çekinmeden hakkı duyurma),
  7. Akıl, zeka, fetânet ve görüş gücünün zirvesine ulaşmak.

Peygamberlerde Olmaması Gereken Vasıflar

  1. Ana-babasının zinâya bulaşması,
  2. Katılık, kabalık, sertlik gibi kötü huylar,
  3. Alaca ve cüzzam gibi insanları nefret ettiren ayıplar,
  4. Yol üzerinde yemek yemek gibi mürüeti ihlal eden (kişiliğe zarar veren) işler,
  5. Hıcâmet (Kan almak) gibi düşük mesleklerle iştigal,
  6. Ümmetin kabulünü engelleyecek her türlü amel ve vasıf. Şu bilinmelidir ki peygamberler genel manada küfrün ve yalanın bütün çeşitlerinden, büyük günahlardan ve bir lokma çalmak gibi insanları nefret ettiren küçük günahlardan ve diğer küçük günahları kasten işlemekten müberra (uzaktır) tırlar.

Peygamberlerin ilki Âdem Aleyhisselam olup, sonuncusu Muhammed Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’dir.
Bu ikisi arasında bir rivayete göre “Yüz yirmi dört bin” bir rivayete göre ise: “iki yüz yirmi dört bin” peygamber gelmiştir.
Sayıları hakkında kesin bir rakam vermeyip, “Allah tarafından gönderilen bütün peygamberlere inandım.” Demek daha uygundur.
Bu Peygamberlerin hepsine inanmak gerekli olup, birini inkâr hepsini inkâr sayılır. Bu Peygamberlerin Allah Celle Celâlühü tarafından getirdikleri ayetlere inanmak gereklidir.
Dolayısıyla Peygamber Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu kesinlikle bilinen sağlam senetli hadisleri inkâr etmek, Kur’ân ayetlerini inkâr gibi insanı kâfir eder. Peygamberlerden üç yüz on üç tanesi hem Resul hem de Nebî olup, diğerleri sadece Nebî’dir.
Resul: “Kendisine yeni bir kitap veya değişik bir hüküm vahyedilen kimsedir.” Nebî ise: “Kendinden evvelki Peygamberin Şeriatına uymakla emrolunan kimsedir.”
Kur’ân-ı Kerim’de isimleriyle anılan ve nübüvvetleri hususunda ittifak bulunan peygamberler yirmi beş tanedir. Bunlar sırasıyla şöyledir;

  1. Âdem (Aleyhisselâm)
  2. Nuh (Aleyhisselâm)
  3. Hud (Aleyhisselâm)
  4. İdris (Aleyhisselâm)
  5. Salih (Aleyhisselâm)
  6. İbrahim (Aleyhisselâm)
  7. İsmail (Aleyhisselâm)
  8. İshak (Aleyhisselâm)
  9. Yakup (Aleyhisselâm)
  10. Yusuf (Aleyhisselâm)
  11. Musa (Aleyhisselâm)
  12. Harun (Aleyhisselâm)
  13. Şuayb (Aleyhisselâm)
  14. Zekeriye (Aleyhisselâm)
  15. Yahya (Aleyhisselâm)
  16. İsa (Aleyhisselâm)
  17. Davud (Aleyhisselâm)
  18. Süleyman (Aleyhisselâm)
  19. İlyas (Aleyhisselâm)
  20. Elyasa’ (Aleyhisselâm)
  21. Zülkifl (Aleyhisselâm)
  22. Eyyüb (Aleyhisselâm)
  23. Yunus (Aleyhisselâm)
  24. Lut (Aleyhisselâm)
  25. Muhammed (Aleyhisselâm)

Resullerden beş tanesi, “Ûlü’l-Azm” olup bunlar da Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed Mustafa Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’dir.
Bunların en üstünü ise hiç şüphe yok ki, kâinatın efendisi sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa’dır.
5 – Ahiret Gününe İnanmak Öldükten sonra dirilip Allâh-ü Teâlâ’nın huzurunda hesaba çekilerek, herkesin yaptığının karşılığını bulacağı ahiret âlemine inanmak, Allâh-ü Teâlâ’ya inanmak gibi zarûri bir meselidir.
Maalesef, günümüzde Müslüman olduklarını söyledikleri halde, öldükten sonra dirilmek hakkında şüphesi olanlar vardır. Hâlbuki bu husus şüphe kaldırmayıp iman esaslarından biri olarak “Amentü”de yer almıştır.
Nitekim altı esas sayıldıktan sonra okunan “Ölümden sonra dirilmek haktır” cümlesi de ahirete imanın önemine dikkat çekmektedir.
6 – Kader Hayır ve Şerrin yaratılmak bakımından Allah-ü Teâlâ’dan olduğuna inanmak
Kader, Allah’ın sırlarından bir sır olup, bu hususta çok konuşup yorum yapmaya müsait değildir.
Ancak her Müslüman’ın şuna inanması gerekmektedir ki, âlemlerin yaratılmasından sonsuza kadar olup bitecek hiçbir şey rastgele olmayıp, her şey Allâh-ü Teâlâ’nın kaderiyle, takdiriyle, ayarlamasıyla, düzenlemesiyle, irâdesiyle ve kudretiyle meydana gelmektedir.
Dolayısıyla yaratılmak bakımından da şer de, iyi de, kötü de, sevap da günah da Allah (cc) tarafındandır.
Ancak Allâh-ü Teâlâ kulun yaptığı hayırdan râzı olup şerre rıza göstermemektedir.
Hal böyleyken, imtihan olsun için kulun yapmak istediği ve gücünü kullandığı kötülükleri yaratmaktadır.
Mevlâ Teâlâ kulunu günah işlemeye zorlamayıp, şer olan şeyleri kulunun irâde ve kudretini (istek ve gücünü) kötüye kullanması neticesinde yarattığından, hiçbir şekilde mesul değildir. Kullar ise yaptıklarından sorumlu olacaklardır.
Mevlâ Teâlâ kulunu günah işlemeye zorlamaz. Şer olan şeyleri de, kulunun kendi irâdesini kötüye kullanması neticesinde yarattığından, mesul olan yaratan değil, şer işlemeyi tercih edendir. Dolayısıyla kullar yaptıkları her şeyden sorumlu olacaklardır.
DEVAM EDECEK… 

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-01-30 (97 okuma)

[ Geri Dön ]

Yayınlandı:  on Şubat 12, 2009 at 9:06 pm Yorum yapın

İslâm Hukukuna göre; Vade Farkı, Faiz İlişkisi

İslâm Hukukuna göre; Vade Farkı, Faiz İlişkisi

Satıcı, malın peşin fiyatını ve belirli vadelere göre vade fiyatını söyler; alıcı da bu fiyatlardan birisini tercih eder ve bunun üzerinden alış verişi kesinleştirirler. Bu şekilde yapılan satış sahihtir .Zira satıcının malın peşin fiyatını ve belirli vadelere göre vade fiyatını söylemesi icap değil, ancak hukuki niteliği itibari ile bir “icaba davet”tir yani tekliftir. Bu durumda karşı tarafın yani alıcının, teklifte ileri sürülen vadeyi ve o ölçüdeki fiyatı “kabul ettim” demesi, müşteri tarafından bir icaptır. Satıcıdan da kabulüne delalet eden bir kelimenin veya fiilin zuhur etmesi, akdin ikinci unsuru olan kabul olarak değerlendirilir.

Bizleri yoktan var edip, sayısız nimetler veren Rabbimize hamd olsun ve bizlere hak ile batılı, helal ile haramı ayırmak için gönderdiği Hz. Muhammed (Sallallahü aleyhi ve sellem)e, âl ve ashabına selam olsun.
Bu ayki sayımızda mütedeyyin esnafı hayli huzursuz eden vade farkını ele alacağız.
Kimileri böyle bir uygulamanın faiz olacağı endişesi ile ya bu tür muamelelere girmekten kaçınmakta, ya da ticari zorunluluktan dolayı girse bile huzursuz olmaktadır. Vadeli satışta vade karşılığı alınan farkın İslam’ın haram kıldığı faizle ilişkisi öteden beri İslam Âlimlerinin gündemini meşgul etmiştir.
İslamiyet alış verişi helal, faizi ise haram kılmıştır.
İslamiyet’in izin verdiği şekilde bir malın başka bir mal ile mübadelesine (değiştirilmesine) alış veriş denir1. Faiz ise borç verilen bir parayı belli bir vade sonunda belirli bir fazlalıkla almanın veya herhangi bir borç ilişkisiyle ortaya çıkan ve zamanında ödenmeyen bir alacak için ek vade tanıyıp vade sonunda bu alacağı fazlasıyla geri almanın, genel adıdır2. Klasik fıkıh kitaplarımızın ifadesi doğrultusunda faiz; paranın vade sebebiyle para kazanmasıdır. Vadeli satış ise; malın peşin kıymetine göre vade sebebiyle daha fazla bir bedele satılmasıdır. Dolayısıyla faiz ile vade farkı arasında fark bulunduğu bir gerçektir. Bu meseleye daha geniş açıdan bakabilmek için İslam’a göre alış verişin şartlarına bir göz atalım.
İslam’a göre alış verişin altı tane rüknü vardır, bunlar; 1- Bâyi (satıcı) 2- Müşteri (alıcı) 3- Semen (alınan mal mukabilinde verilen para veya para makamına kâim olan nesne) 4- Mebî’ (satışa arz edilen mal, diğer bir tabirle semenin mukabilinde olan mal) 5- İcap 6- Kabul’dür 3. (Beşinci ve altıncı maddelerin tarifleri aşağıda anlatılacaktır) Alış verişin oluşabilmesi için nasıl bu rükünlere ihtiyaç varsa, bu rükünlerin her birerlerinin tahakkuku için de belli şartlar vardır. Ancak konumuzun, yani vade farkının helal veya haramlığı bu rükünlerden icap ve kabulle alakalı olduğundan diğer rükünlerin şartlarına bu sayımızda değinmeyeceğiz.
İcap ve kabul, karşılıklı rızanın göstergesi sayıldığından, özellikle Hanefi hukukçuları tarafından, genelde akdin yegâne rüknü olarak nitelendirilmiştir4. Hanefilere göre ilk açıklanan iradeye icap, buna cevap mahiyetinde ve ikinci olarak açıklanan iradeye ise kabul denir5. Yani, akdi oluşturan taraflardan iradesini ilk defa ifade eden kimseye icap eden, ifade ettiği söze de icap denir. Gerek bu kimse malı satan bayî olsun, gerekse malı satın alan müşteri olsun. İcap edenin iradesini aynen kabul eden kimsenin ifadesine de kabul denir. Gerek bu kimse malı satan bayî olsun gerekse malı satın alan müşteri olsun.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, kabulün icaba muhalif olmamasıdır. Mesela kişi “Bu malı 10 liraya sattım” dese bu bir icaptır, karşı tarafın “Bu malı 10 liraya satın aldım” veya bu manaya gelen başka bir ifade kullanması da kabuldür. Ancak, “10 liraya sattım” diyene mukabil “9 liraya aldım” dese veya “10 liraya peşin sattım” diyene, “10 liraya bir ay vadeli aldım” dese, bu söz kabul olarak değerlendirilmez bilakis yeni bir icap olur ki, akdin oluşabilmesi karşı tarafın bu yeni icabı külli olarak (yapıldığı şekilde) kabul etmesine bağlıdır. Görüldüğü gibi akdin oluşması kabulün icapla buluşmasıyladır. Bu da gösteriyor ki icap ve kabulden önceki sözlerin akde hiçbir tesiri yoktur.
İslam hukukuna göre malın peşin satışı caiz olduğu gibi, vadeli satışı da caizdir6, lâkin şunu da ifade etmek gerekir ki, herhangi bir kayıt getirilmeden yapılan satışta asıl olan peşin olmasıdır. Vadeli satışın İslam’a göre caiz olabilmesi için, tayin edilen vadenin malum olması gerekir. Zira vade zamanının meçhul olması yani belirtilmemesi akdi fasit eder (bozar), bu da Hanefi mezhebine göre faiz sayılır7. Günümüzdeki vadeli satışları İslami açıdan değerlendirmemiz, bu satışın oluşumunu bilmemize bağlıdır.
Günümüzdeki vadeli satışların oluşumunu iki kısma ayırabiliriz:
1. Kısım: Bayî’nin yani satıcının “Bu malın peşin fiyatı 10 lira, bir ay vadeli fiyatı ise 12 lira” demesi, alıcının da bunlardan birisini yani peşin olan 10 lirayla, bir ay vadeli olan 12 lirayı tayin etmeden “tamam aldım” demesidir. Bu şekilde yapılan alış veriş elbette caiz değildir. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi kabulün icaba muhalif olmaması lazımdır. Misalimizde icap yoktur ki karşı tarafın sözünü kabul olarak değerlendirelim. Zira Bayî’nin yani satıcının “Bu malın peşin fiyatı 10 lira, bir ay vadeli fiyatı ise 12 lira” demesi, icap değildir. Bilakis hukuki niteliği itibari ile bir icaba davettir, başka bir tabirle tekliftir. Dolayısıyla alıcının da bunlardan birisini yani peşin olan 10 lirayla, bir ay vadeli olan 12 lirayı tayin etmeden “tamam aldım” demesi kabul olarak değerlendirilemez, bilakis yeni bir icap olur.
Ancak bu icapta da akit açısından bir problem oluşmuştur ki, bu da, satın alınan malın bedelinin meçhul olmasıdır. Oysa bir satış sahih olması için fiyatın nizaya yani tartışmaya götürmeyecek şekilde belirtilmesi gerekir. Ayrıca Peygamber (Sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin bir satış içerisinde iki satış bulunmasını yasaklamış olması, bu şekilde yapılan alış verişin caiz olmadığının göstergesidir. Tekrar belirtelim ki, bu hüküm, yani bu akdin caiz olmaması, tarafların fiyatlardan birisi üzerinde anlaşmadan ayrılmaları halindedir.
2. Kısım: Satıcı, malın peşin fiyatını ve belirli vadelere göre vade fiyatını söyler; alıcı da bu fiyatlardan birisini tercih eder ve bunun üzerinden alış verişi kesinleştirirler. Bu şekilde yapılan satış sahihtir ve dinî bir mahzuru yoktur. Zira satıcının malın peşin fiyatını ve belirli vadelere göre vade fiyatını söylemesi birinci kısımda da olduğu gibi icap değil, ancak hukuki niteliği itibari ile bir “icaba davet”tir yani tekliftir. Bu durumda karşı tarafın yani alıcının, teklifte ileri sürülen vadeyi ve o ölçüdeki fiyatı “kabul ettim” demesi, müşteri tarafından bir icaptır. Bayîden de kabulüne delalet eden bir kelimenin veya fiilin zuhur etmesi akdin ikinci unsuru olan kabul olarak değerlendirilir. Böylece kabul ile icap birbirlerine muhalif olmadan bir araya gelmiş olur ki, bu da akdin oluşumu demektir. Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi, akdin oluşması kabulün icapla buluşmasıyladır. İcap ve kabulden önceki sözlerin, akde hiçbir tesiri yoktur. Konunun anlaşılabilmesi için şöyle bir misal verebiliriz.
Uzun pazarlık neticesinde yapılan alışverişin hükmü nedir? Pazarlık olan alış verişlerde, tarafların bir fiyat üzerinde anlaşmaları vaki olmadan önce, mal için bir çok fiyat konuşulabilir. Mesela; bayî’nin (satıcının) “Bu malı 10 liraya satıyorum” demesi, müşterinin (alıcının) “5 liraya alırım” demesi, bunun ardından Bayî’nin “9 liraya olur” diye mukabelede bulunması, sonra müşterinin “6 liraya alırım” demesi ve sonunda 7,5 liraya anlaşıp akit yapmaları gibi alış verişlerde birçok fiyat konuşulmuştur. Ama bu şekilde yapılan alış verişin caizliliğinde herhangi bir ihtilaf söz konusu bile değildir. Zira bu durumda kabul ile icap, aralarında herhangi bir farklılık olmaksızın buluşmuşturlar. Vadeli satışlarda konuşulan farklı bedelleri de bu şekilde değerlendirebiliriz. Zira bu farklı bedeller kabulün icapla buluşmasından önce konuşuldukları için, tıpkı pazarlık esnasında konuşulan bedeller gibidirler.
Meselemizi bu şekilde düşündüğümüzde, günümüzdeki vadeli satışların yukarıda beyan ettiğimiz ikinci kısma dahil olduğu ve bunları faiz olarak değerlendirmenin mümkün olmadığı gözlenecektir. Çünkü kâr meşrudur ama, her zaman aynı olmasını gerektiren bir dinî zorunluluk yoktur. Bugün % 10, yarın % 25 kârla satmakta sakınca olmadığı gibi, peşin satılması halinde % 10, vadeli satılması halinde % 30 veya başka bir oranda kâr konulmasında da bir mahzur yoktur. Velev ki bu oranlar faiz müessesesi olan bankaların oranlarıyla eşit olsun. Zira kişi kâr oranını piyasaya göre tayin edebildiği gibi, belli müesseselere göre de tayin edebilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus; Akdin, tespit edilen peşin veya vadeli fiyatlardan biri üzerinde anlaşma sağlanarak yapılmasıdır. Ancak, fiyatın baştan tespit edilmemesi veya ödemenin gecikmesi halinde, her ay için yüzdelik oranında mesela % 2 gibi bir fark almak suretiyle yapılan satışların sahih olmayacağı, yukarıdaki misallerimizden anlaşılmıştır. Zira bu gibi akitlerde alıcı ile satıcı tek bir fiyat üzerinde anlaşmış olmamaktadır. Hadisi şeriflerde belirtilen faiz, böylesi akitlerde açıkça kendisini göstermektedir.


DİPNOTLAR:
1- Reddü’l-Muhtar Dürrü’l-Muhtar’la beraber c:7 s:9-10-11 * El-Bahru’r-Râik c:5 s:277 * El-Mevsuâtü’l-Fıkhiyyetü’l-Kuveytî c:9 s:1
2- El-Mevsuâtü’l-Fıkhiyyetü’l-Kuveytî c:22 s:50 * İslam ve toplum İSAM c:2 s:411
3- Bedâiü’s-Sanaî c:6 s:527..
4- El-İhtiyar c:2 s:4
5- Tebyinü’l-Hakaik c:4 s:276-277* El-Fıkhu’l-İslamiyyetü ve Edilletühu c:5 s:3309 6- Fethu Babi’l-İnaye c:2 s:302 7- Mecme’u’l-Enhur c:28 * Reddü’l-Muhtar c:7 s:39-50 

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-01-29 (762 okuma)

[ Ge

Yayınlandı:  on at 9:03 pm Yorum yapın

İMAN ESASLARI – ŞUBAT 2008

İMAN ESASLARI – ŞUBAT 2008

 

Îman esaslarıyla alâkalı konumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu bölümde “Îtîkâdî mezhebler”den bahsedeceğiz. Ancak sizlerin meseleyi daha iyi anlamanız ve istifade etmeniz açısından konuları soru cevap şeklinde arz etmek istiyorum.

Îtikâdi mezhepler kaç kısımdır?
İki kısımdır “Ehl-i Sünnet”, “Ehl-i Bid’at”

Ehl-i Sünnet ne demektir?
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Selem) ve ashabının gittiği yoldan gidenlerdir.
Zira Avf İbn-i Malik (Radıyallahu Anh)dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Selem) şöyle buyurmuştur. “Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. (Bunlardan) biri Cennette, yetmişi ateştedir.
Hıristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır.
(Onlardan da) yetmiş bir fırka ateşte, biri cennettedir. Muhammed’in canı (kudret) elinde bulunan (Allâh-ü Teâlâ)’ya yemin ederim ki, elbette benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka Cennette yetmiş iki fırka ateştedir.
Bunun üzerine: “Ya Resûlullah! Cennette olan fırka kimlerdir?” diye sorulduğunda, Resulûllah: (Sallallahu Aleyhi ve Selem): “(Ehl-i Sünnet Ve’l) cemaattir.” diye cevap verdi. (İbn-i Mace, Fiten: 17, No: 3992 2/1322 Ebu Davud, Sünnet: 1 No: 4596 2/608 Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned No: 8404 3/229)
Abdullah İbn-i Amr (Radyallahu Anh)dan rivâyet edilen diğer bir hadis-i şerifte de Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Selem) şöyle buyurmuştur. “Yakında benim ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecektir ki, bunlardan biri dışında hepsi ateştedir.”
O zaman: “O bir hangisidir?” diye sorulunca, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Selem): “Bugün, benim ve ashabımın, üzerinde bulunduğu (yoldan gidenler)dir.” Buyurdu (Ali el_müttekî, Kenzül-Ummal No: 1060, 1/211)

Ehl-i Sünnet Kaç kısımdır?
Üç kısımdır.
1 – Selefiyye,
2 – Mâtürîdiyye,
3 – Eş’ariyye.

Selefiyye kimlerdir?
Ashab-ı Kiram ve tabiîn’in mezhebini kendilerine mezhep edinmiş fakîhler (fıkıh âlimleri) ve muhaddisler (hadis âlimleri)dir.
Bunlar, Allâh-ü Teâlâ Hazretlerinin isimlerini ve sıfatlarını âyet ve hadislerde beyan edildiği üzere Allah-ü Teâlâ’nın şanına uygun bir şekilde ispat edip, te’vile (yorum yapmaya) kalkışmayanlardır.
Meselâ: Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Selem) şöyle buyurmuştur: “Gecenin son üçte biri kaldığı zaman (imsak vaktinden önceki vakitlerde) Ulu ve Yüce olan Rabbimiz her gece dünya semasına (şekilden, münezzeh olduğu halde) iner ve: “Bana kim duâ eder ki, onun duâsına icabet edeyim! Benden kim hacet (dilek) ister ki, ona (dileğini) vereyim! Benden kim mağrifet diler ki, onu mağrifet edeyim!” buyurur. (Buharî, Teheccüd: 14 no: 1094 1/384, Müslim, Selâtü’l-Müsafirîn: 24 No: 758 1/521 Ebu Davut, Sünnet: 21 No: 4733 2/647 Tirmizî, Deavât: 79 No 3498 5/526 İbn-i Mace, İkametü’s-Salât: 182, Kur’an: No: 496 Shf. 130 Ahmed İbn-i Hanbel No: 7626 3/90)
Selefiyye mezhebi bu hadis-i şerifte geçen “Rabbimiz iner.” Sözünü hakiki manasından başka bir mana ile te’vil etmeyip, “Rabbimiz, keyfiyetini (şeklini) bilmediğimiz bir halde iner.” Diyerek bu inişi Allâh-ü Teâlâ’nın şanına yakışır bir şekilde ifâde etmişlerdir.
Yine böylece âyet ve hadislerde Allâh-ü Teâlâ’ya isnad edilen el, yüz, ayak gibi ifadeler bu kabildendir.

Ebû Mansur-u Matürîdî kimdir?
İmam Ebû Mansur-u Matürîdî’nin adı Muham-med’dir. Hicretin 280. yılında, Buhâra ilçelerinden bir ilçe olan Matürid’de doğmuştur. Ve bu köye nisbet edilerek kendisine: “Matürîdî” denilmiştir.
Ehl-i Sünnet îtikâdını müdafaa etmekte ve bâtıl inançları aklî deliller getirerek reddetmekte büyük çaba göstermiş ve bu hususta önemli kitaplar yazmıştır. Bu itibarla Mâverâü’n-Nehr’de Hanefîlerin imamı olmuştur.
Binaenaleyh Hanefî mezhebinde bulunan Müslümanların çoğunluğu inanç ve itikatta Ebû Mansur-u Matürîdî’ye bağlıdırlar.
Hicri 333 yılında Semerkant’ta vefat etmiştir. Üstadımız Hacı Mahmud Efendi Hazretleri ile birlikte, kabri şerifini ziyaret etmek bu fakire nasip olmuştur.

İmâm-ı Eş’arî kimdir?
İmâm-ı Eş’arî’nin ismi Ali, babasının adı da İsmâil’dir. Hicretin 260. yılında Basra’da doğmuş, 324 yılında Bağdat’ta ansızın vefat etmiştir.
Kendisi Şafiî mezhebine bağlı idi. Malikî ve Şafiî mezhebine bağlı olanların hemen hemen hepsi, Hanefî’lerin bir kısmı ve Hanbelîlerin bazı ileri gelenleri itikat konularında İmam Ebu’l-Hasen El-Eş’arî’ye uyarlar.

Eş’arîler kimlerdir?
Ebu’l-Hasen El-Eş’arî’yi itikat hususunda imam kabul eden kişilerdir.

Matürîdî mezhebi ile Eş’arî mezhebi arasındaki ihtilâflar nasıl yorumlanmalıdır?
Bu iki mezheb arasında temel prensiplerde ayrılık yoktur. Ancak; ikinci derecede bulunan bazı meselelerde, görünüşteki ifade değişikliğine dayanan ayrılıklar var ise de, her iki mezhebin hedefleri birdir.

Ehl-i Bid’at kimlerdir?
Asr-ı Saadetten sonra ortaya çıkmış, Şer’î bir delile dayanmayan bazı inanç ve davranışları benimseyen gruplardır.
Diğer bir ifade ile Sünnî kelâmcılara göre: Allâh-ü Teâlâ’yı bir şeye benzetme veya Allâh-ü Teâlâ’yı cisim olarak kabul etme gibi aşırı görüşlere sapmayan Selef âlimleri ile, Matürîdîye ve Eş’arîye dışında kalan fırkaların tamamı Ehl-i Bid’at’dır.

Ehl-i Bid’at’ı, Ehl-i Sünnet’ten ayıran temel özellikler nelerdir? Bu özellikleri aşağıdaki ana noktalarda toplamak mümkündür.
1 – Nasların (Âyet ve Hadislerin) rûhuna ve İslâm’ın temel yönelişlerine vâkıf olmamak.
Nitekim Mutezile’nin, mürtekib-i kebîre (büyük günah işleyen bir kimse) yine mümin ne de kâfir saymaları bu kabildendir.
Halbuki bir çok âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerde hiçbir günahın insanı dinden çıkartmayacağı açıkça belirtilmiştir.
2 – Yabancı kültürlerin etkisi altında kalıp ayet ve hadisleri uzak yorumlarla te’vil etmek.
Ehl-i Sünnet dışı fırkalardan biri olan Mutezile fırkasının: “O gün bir takım yüzler aydındır. Rabbisine bakıcıdır.” (Kıyamet suresi: 22-23)
Ayet-i kerimelerini: “Rablerinin emrini bekleyicidirler.” diye te’vil etmeleri son derece yanlıştır ve uzak bir yorumdur.
3 – Kur’an’ın kendisine has üslûp ve Arap dilinin ifâde özelliklerine bakmaksızın bazı ayetlerin ve hadislerin zâhirine takılıp kalmak.
Yine aynı fırkanın: “Gözler O’nu idrak edemez” (En’am suresi: 103’den) Ayet-i kerimesini: “Gözler Allah-ü Teâlâ’yı göremez” diye tefsir etmeleri, Arap dilinin özelliklerini göz ardı etmelerindendir.
Zira idrak; anlamak ve kavramak manalarına gelmektedir ki, burada Allâh-ü Teâlâ’nın öz zâtının kimse tarafından idrak edilemeyeceği, tam manasıyla anlaşılamayacağı, gören göz tarafından kuşatılamayacağı açıklanmak istenmiştir.
Yoksa şekilsiz, örneksiz ve idraksiz bir görme reddedilmemiştir. Aksine birçok ayet ve hadislerde bu husus ispat edilmiştir.
4 – Âyet ve hadislerin yorumlanmasında peşin ve indî görüşleri, âyet ve hadislerin murat (kastedilen) manalarına hakim kılmak.
İbn-i Teymiye ve Ehl-i sünnet dışı îtikâda sahip olan yandaşlarının: “Rahman arşın üzerine istiva etti.” (Taha Suresi: 5)
Âyet-i celîlesine: “Rahman arşın üzerine oturdu.” diye mana vermeleri ve birçok hadis-i şeriflerde: “Allâh-ü Teâlâ’nın nüzûlü” ile ilgili geçen ifâdeleri, bildiğimiz manada inmekle tefsir etmeleri, âyet ve hadislerden kastedilen manaları anlamamazlıktan gelmektedir. (Kevserî, Mekâlât, Fitenül Mücessime, sh. 397) Zira burada anlatılmak istenen, Allâh-ü Teâlâ’nın, zâtına lâyık bir istiva ile arşa hükmetmesidir.
Oturmak, kalkmak, inmek, çıkmak gibi işler ise sonradan yaratılanlara mahsus olduğundan “O’nun (Allâh-ü Teâlâ’nın) benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şura Suresi: 11) âyet-i kerimesiyle Allâh-ü Teâlâ’dan uzak tutulmuştur.
Yine böylece zamanımızda bulunan bazı kimselerin, Mehdî ve Deccal ile ilgili hadis-i şerifleri kendi görüşlerine göre yorumlamaları, gerçek Mehdî ile hiç alâkası olmayan kimseleri Mehdî ilan edip, hakiki Deccal’dan çok uzak olanları Deccallıkla vasıflamaları, Ehl-i Sünnet’in görüşlerine hiç uymamaktadır.
Evet! Hazreti Mehdî’den evvel onun öncüsü olmak üzere bir takım Mehdî denebilecek âlimler, Deccal’dan önce de onun hazırlıkçısı olan Deccalların çıkacağı hadis-i şeriflerde zikredilmiştir.
Fakat gerçek Mehdî’nin kıyâmete yakın çıkacağı, hakîki Deccal ile savaşacağı ve Îsâ (Aleyhisselam)ın ona yardım etmek üzere gökten ineceği hakkında, inkârı insanı kâfir edecek derecede katî ve mütevatir hadis-i şerifler bulunmaktadır ki, biz bunların bir kısmını “Nüzû’l-ü Mesih” isimli risalemizde kaynaklarıyla açıklamışızdır. Bu sapık görüşlü fırkaların iddiasına göre ise, Mehdî de, Deccal da gelmiş geçmiş, fakat ne Îsâ (Aleyhisselam) inmiş, ne de kıyamet kopmuştur.
5 – İslâm’ın ilk neslini oluşturan ve onu her yönüyle sonraki nesillere aktaran Ashâb-ı Kiram (Radıyallahu Anhüm)’a karşı iyi niyetli olmamak.
Onların, özellikle dni ilgilendiren rivâyet, anlayış ve uygulamalarına değer vermeyip, kendi indî yorumlarını onların üstünde tutmak.
Nitekim Şia fırkasının, Ebubekir, Ömer ve Osman (Radıyallahu Anhüm) hazarâtını sevmemeleri, Hazreti Muâviye ve onunla birlikte bulunan on bin sahabiyi kâfir saymaları ve onların dînî hükümlerle ilgili rivâyetlerini reddetmeleri, bu maddenin en güzel örneğidir.
Yine aynı fırkanın, çıplak ayağa meshetmeyi ve Mut’a nikâhını kabul etmeleri, Sahabenin nakil ve tatbiklerine itibâr etmeyip kendi yorumlarını onlara tercih etmelerinin göstergesidir.
6 – Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Selem)in Kavlî, Fiilî ve Takrîrî sünnetine karşı menfî (olumsuz) bir tavır takınmak.
Nitekim bazı kimselerin Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Selem)in emrettiği ve tatbik ettiği sakal ve sarık gibi önemli sünnetleri kabul etmedikleri ve daha nice sünnetleri hafife alıp reddettikleri görülmektedir.
7 – Kur’ân ve İslâm’ın temel prensipleriyle bağdaştığı halde kendi görüşleriyle bağdaştıramadıkları bazı hadîs-i şerifleri, mütevâtir olmadıkları gerekçesiyle reddetmek. Nitekim Şia mezhebi, Ebûbekir ile Ömer (Radıyallahu Anhüma) nın fazileti hakkında birçok hadîs-i şerifleri inkâr etmektedirler.
8 – Kendi mezhep anlayışlarını desteklemek amacıyla hadis uydurmak veya bu tür hadisleri rivayet etmek.
Meselâ Şia mezhebi, halifeliğin Ebûbekir (Radıyallahu Anh)dan evvel Hazreti Ali’ye ait olduğu hususunda birçok hadis uydurmuşlardır.
Nitekim Aliyyül-Kârî (Rahimehullah), Şia’nın, Ehl-i Beytin fazileti hakkında üç yüz bin hadis uydurduklarını nakletmiştir. (El-esrârü’l-Merfûa, Sh. 454)
9 – Ashâb-ı Kiram’dan itibaren oluşan Cumhûr-u Müslim’ın (çoğunluğun) din anlayışından kopup ayrılmak, azınlık hâlet-i rûhiyesi içerisinde karşı grupları küfür (kâfirlik) le itham etmek (suçlamak).
Nitekim günümüzdeki Vehhâbî fırkası, Matürîdî ve Eş’arî gibi Ehl-i Sünnet’in temsilcilerini ve mensuplarını kâfir sayarak bu vartaya (uçuruma) düşmüşlerdir.
10 – Dinin temel hükümlerini, âyet ve hadislerin rûhundan ve Cumhûr Ulemâ’nın görüşlerinden koparak, sürekli tartışmaya açık tutmak.
Son zamanlarda, ehli sünnet dışı görüşlerin temsilciliğine soyunmuş bir takım kimseler, Vakfe’nin arefe günü olması gerektiği ile ilgili sağlam hadis-i şerifler ve Cumhûr’un ittifakı varken, Vakfe’nin hac aylarının herhangi bir gününde yapılabileceğini söyleyecek kadar ile gitmişlerdir.

Ehl-i Bid’at’ın îtikad yönünden hükmü nedir?
Zarûrât-ı Dîniye’yi (dinde kesin sabit olan hükümleri) kabul etmekle birlikte, bunların herhangi birini ortadan kaldırma sonucunu doğurmayan yorumları benimseyenler, küfre nisbet edilemez (kâfir sayılamaz). Sadece İslâm’ın dosdoğru yolundan sapmış “Fırka-i Dâlle” olarak isimlendirilirler. (Şehristânî, El-Milel Ven-Nihal: 1/203)
Burayı şöyle bir misalle açıklayalım: Şia mezhebinden, Ebû Bekir Sıddîk (Radıyallahu Anh)ın sahâbe olduğunu inkâr edenler veya Hazreti Âîşe (Radıyallahu Anha)ya iftira edenler kâfir olurlar.
Zira Hazreti Sıddîk’ın sahâbeliği ve Âîşe anamızın beraati (zinadan uzaklığı) Kur’ân-ı Kerim ile sabittir.
Fakat bu kesin hükümleri kabul edipte, Hazreti Ali’nin diğer halifelerden üstün olduğunu iddia edenler ve onları sevmeyenler kâfir sayılmasalar da, Ehli Sünnet dışı fırkadan olduklarına hiç şüphe yoktur.

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-08-29 (117 okuma)

[ Geri D

Yayınlandı:  on at 9:02 pm Yorum yapın

Çocukta Din Duygusu

Çocukta Din Duygusu

Çocuklarımız Mevlâ’dan bizlere emanettir. Onları en güzel şekilde eğitip yetiştirmek, onların bizler üzerindeki hakkıdır. Bu hakkı yerine getirmek, onları Peygamber Efendimizin tavsiyeleri üzere yetiştirmekle mümkündür.

Din duygusu insanın, dolayısıyla insan yavrusu olan çocuğun en temel, en elzem ihtiyacıdır. Çünkü Allah-ü Teâlâ insan fıtratına kendisini araştırıp, yönelme, ibadet etme meyili ihsan etmiştir.
“Yüzünü doğru bir din olan İslam’a, insanların fıtratına uygun olan dine çevir.” (Rum: 30-43) ayeti kerimesi için Elmalı Hamdi Yazır bu anlamda şu yorumu yapmıştır. “İnsan fıtratı: hakkı tanımak ve Yaradan’ından başkasına kul olmamak içindir. O, her ferdin ruhuna bir hak duygusu ve Allah’ı bilme gücü yerleştirmiştir.”
Yani insan fıtraten Allah’ı tanımak, ona teslim olmak ister. Dolayısıyla çocuk inanmaya ve itaat etmeye istîdatlı olarak dünyaya gelir. Üstelik kendisini koruyacak ve yardım edecek sonsuz bir güce şiddetle ihtiyaç duyar. Allah-ü Teâlâ vazgeçilmez bir dayanak ve emniyet kaynağıdır. Aile ve çevresinde bu duygularını doğru olarak geliştirme imkânı bulan çocuk, sağlam bir Îmanla erişkinliğe geçecektir. Çocukta dini gelişim iki dönemde incelenir:
a) ilk çocukluk dönemi (2-6 yaş grubu) Taklit ederek öğrenme:
Bu yaş çocuklarının zihnî yapıları, kendilerine verilen her şeyi kabullenmeye oldukça elverişlidir. Aclûnî “Keşfül Hafa” isimli eserinde: “Bir şeyi küçük yaşta öğrenmek onu taş üzerine nakşetmek gibidir” demiştir. Çocuğun bu dönemde en iyi öğrenme vasıtası taklittir. Çocuk, hayatının ilk bilgilerini anne babasının mimiklerinden oturuşuna kadar, her halini tıpkı bir kamera gibi zihnine kaydedip taklit ederek öğrenir.
b) Son çocukluk dönemi (7-12 yaş grubu)
Asırlar öncesinin eğitimcisi Gazali’nin “7 yaş, çocuğun temyiz (ayırt etme) yaşıdır” görüşünü, bugünün psikologları da aynen kabul etmektedir. 7 yaş dönemi çocuğu, zihni fonksiyonlarının daha bir işlerlik kazanması sebebiyle, mücerret şeylerden müşahhas kavramlara doğru bir geçiş içindedir. İlk çocukluk dönemi başarılı geçen, olumsuzluklarla karşılaşmayan çocukta, 7-10 yaş arasında vicdan denilen üst ben ve ahlaki şuur gelişir. 10 yaş temel gelişiminin en yüksek noktası kabul edilir. Çocuk artık iyiyi kötüyü; haklıyı-haksızı çok net ayırabilecek durumdadır. Ayrıca bu yaş döneminin, özellikle namaz yönünden çok büyük önemi vardır. Çünkü Peygamber Efendimiz Sallahü Aleyhi Vesellem “Çocuklarınız 7 yaşına geldiğinde onlara namaz kılmayı öğretiniz.” (Ebu Davut, Salat:25) buyurmuştur. Tavsiyeler
- 7 yaş dönemi ibadetleri, özellikle de namazı yerleştirme dönemidir. Dolayısıyla çocuğa namazın kılınış şeklini, okunacak sûre ve duâları doğru olarak öğretin. Ancak son çocukluk dönemi de olsa, çocuğun yine çocuk olduğunu hiç unutmayın. Sevgi, saygı, müsamaha ve sabırla yaklaşmak temel prensibimiz olmalı.
- Namazın asla terk edilemeyecek bir vazife olduğunu ilk çocuğunuzdan itibaren canlı örnek olarak gösterin.
- Namazın insanla Rabbisi arasında bir bağ, bir buluşma olduğunu, insana huzur ve sükûnet verdiğini kıssalarla örnekleyerek anlatın.
- Anlamlı olan şeyler daha kolay benimsenir ve öğrenilir. Onun için namazın rükunlarındaki mânevî anlamları izah etmeye çalışın. Mesela: rükû ve secdenin ancak Allah’a boyun eğebileceğimizin ifadesi olduğunu, namazın sonundaki selamla, sağımızdaki ve solumuzdaki melekleri selamladığımızı söyleyin. Dua ve zikirlerin manevi boyutunu izah etmeğe, göstermeye çalışın. Ramazan aylarında değişik camilerde teravih namazlarına götürün. Toplu okunan salâvatların çocuk ruhunu çok okşadığı ve kalıcı izler bıraktığı kesin bir gerçektir. Camilerin derûnî atmosferi çocuklarda güzel duygular uyandırır. Camilerle ilgili tarihi hadiseleri, yapılışlarını anlatın, sık sık cemaatle namaz kılmaya götürün. Beş vakit namazı yerleştirebilmek için önce en kolayından başlayın, sonra birer birer arttırın. Dini gün ve geceleri değerlendirin. Özellikle Cuma ve bayram günleri, kandil geceleri çocuğa dini telkinlerin yapılabileceği en elverişli anlardır. Böyle zamanlarda çocuğa cezbedici, mümkünse dini nitelikli hediyeler verin; günün öneminden dolayı duyulan mânevî hazzı ona göstermeye çalışın. Kur’ân-ı Kerim’i sevdirin. Onun bize Rabbimizden bir hediye, bir mektup olduğunu: okumakla Rabbimizle konuştuğumuzu söyleyin. Allah’ın insanı her an gördüğünü, en küçük iyiliğini de kötülüğünü de melekleri vasıtasıyla kaydettiğini anlatın. Tabiatı gözlemleyerek tefekküre yönlendirin. Bütün güzelliklerde, her bir zerrede Halık’ın izi, mührü olduğunu göstermeye çalışın. Bu dönemde çocuklar tabiatla ilgili çok soru sorarlar. Soru sorma ânı, çocuğun öğrenmeye en hazır olduğu andır. Çocuğun rûhunu Allah’a bağlamak için yegâne duygu sevgidir. İlk çocukluk döneminde olduğu gibi bu dönemde de Allah sevgisini ön planda tutun.
Allah’ın cemâl ve rahmet sıfatlarını anlatmak varken 10-11 yaşına kadar celâl sıfatlarını tanıtmak yanlıştır. İslâm eğitimine ters düşmektedir. Çünkü Allah korkusu çocukta, Allah’a karşı isyan, öfke, kızgınlık gibi duyguların gelişmesine yol açmaktan öte gitmeyecektir. Ayrıca çocuğun ruh sağlığını bozan davranış bozukluğuna itilmesine sebeptir. Çocuğun sorularına dikkat edin; neyi neden sorduğunu bilmeden cevap vermeye kalkmayın. Peygamber Efendimizi sevdirin, hayatını anlatan kitaplar alın; Onun davası uğruna çektiği çileleri, mucizeleri, hicretini, çocuklarla haşır-neşir oluşunu kıssalar halinde anlatın. İslam büyüklerini, Allah dostlarını kıssalarla anlatın. Dini bilgileri verirken yaşını göz önünde bulundurun. Zamansız, çok bilgi yüklemesinden kaçının.
Efendimizin “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” Hadis-i şerifini kendinize rehber edinin. Yalan konusunda dikkatli olun. Günlük hayata yerleşmiş, farkında olmadan ağızdan çıkıveren küçük yalanların, çocuğa yalancılığı öğrettiğini unutmayın. Hatasını itiraf ettirmek için aşırı baskı yapmayın. Ayrıca mükemmel çocuk kalıbına girmeye zorlamanın da, yer yer çocuğu yalana sevk edebileceğini unutmayın. Yerine getiremeyeceğiniz sözleri vermeyin, vaatlerde bulunmayın. Çocuğunuzun isteklerine hemen anında da cevap vermeyin ki, beklemeyi ve sabrı öğrensin. İnsanları, hatta hayvanları sevmeyi öğretin. Güç durumdakilere, sakata, yaşlıya, yaralıya yardım etmenin üstünlük ve erdemlilik, hatta ibadet olduğunu anlatın. Siz de bu konuda güzel örnekler sergileyin, hatta çocuğunuza hastaya, komşuya yardım konusunda görevler verin. Görgü ve nezâket kurallarını yaşayarak öğretin. Başkaları kaba çirkin davransa da, aynı şekilde muâmelenin onlara yakışmayacağını anlatın.

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-02-28 (357 okuma)

Yayınlandı:  on at 9:01 pm Yorum yapın

Bir Îman Önderi “AHMED YESEVΔ Hazretleri

Bir Îman Önderi “AHMED YESEVΔ Hazretleri

Ahmed Yesevî, her bakımdan Yusuf-u Hemedânî’nin tesiri altında kalmış, ilmi, fazlı ve takvâsıyla onu kendisine bir muktedâ bilmiştir. Şeyhi gibi şer’î esaslara, Nebevî Sünnete ve Hanefî fıkhına tam bir bağlılık göstermiştir. Arslan Baba’dan melâmet esaslarını, Yusuf Hemedânî’den zühd, takva, riyâzet, mücâhede ve zikir esaslarını alan Ahmed Yesevî’nin yetişmesinde, özellikle bu iki mübarek şahsiyet çok büyük yer tutar.

Ahmed Yesevî Hazretlerini 2006 Ağustos’unda sıcak bir yaz günü, yüzlerce Özbek, Kazak ve Türkmenlerle birlikte büyük bir huşû içinde kabrini ziyaret etmiştik. Huzurunda mânevî atmosferlerin en güzelini yaşadık. Kimdi Ahmed Yesevî, neden Kızıl Rusya onun Türbesini yıllarca kapalı tutmuş, içeri ziyaretçi almamış, medresesini kapatmış, mübârek emânetleri olan kitaplarını, eşyalarını ve özellikle de misafirlere şifa için çorba pişirilen “Koca Kazan”ı alıp götürmüştü? Neden Hacca gidemeyen Müslümanlar günlerce Şahı Nakşibend (ks), Abdülhâlık Gucduvânî (ks), Ahmed Yesevî ve benzeri Horasan Erenlerinin Türbelerine koşup, tel örgülerin, kilitli kapıların ardından da olsa dua edip, himmet istemişlerdi. Kızıl Rusya’yı kilitli Türbelerinde bile titreten bu Allah dostları kimlerdi acaba?
Ahmed Yesevî Hazretleri; Türkistan’da yetişen en büyük velilerden biri olup; tam ismi, Ahmed bin İbrahim bin İlyas el-Yesevî’dir. Ahmed Yesevî’nin; doğum yeri, bugünkü Kazakistan Cum-huriyeti’nin Çimkent şehrine yedi kilometre uzaklıkta bulunan Sayram kasabasıdır. Onun doğum yeri kesin olarak bilinmekle birlikte; doğum tarihi tam olarak bilinememektedir. Ancak Silsile-i Zehebden Yusuf-ı Hemedânî (ö.535/1140) Hazretlerine intisabı ve onun halifelerinden oluşu dikkate alınırsa, O’nun on birinci asrın ikinci yarısında dünyaya geldiği söylenebilir. Araştırmacılar; 73 yıl yaşadığını ve 1166 yılında vefat ettiği şeklindeki yaygın görüşü dikkate alarak; onun 1093 yılında doğduğunu söylemektedirler.
Sayram kasabası, bu dönemde Aksu sancağına bağlı ve Aksu’nun 176 kilometre kuzeydoğusunda bulunmakta idi. Sayram, Tarım ırmağına bağlı Şâhyâr nehrine dökülen Karasu’nun üzerinde küçük bir kasaba idi. İstîcâb ve Akşehir adıyla da anılmaktadır. Halkını Türkler ve Acemler oluşturmaktaydı. Babası Sayram’ın ünlü bilginlerinden İbrahim Şeyh, annesi ise Kara Saç Ana’dır. Bunların Türbeleri bu gün Sayram Kasabasında olup; Ahmed Yesevî Hazretlerini ziyarete gidenlerin, ilk önce onların mübarek kabrini ziyaret ettiklerine bizzat şahit olduk. Kaynaklar, İbrahim Şeyh’in soyunu Hz. Ali’nin oğullarından Muhammed el-Hanefî’ye kadar çıkarmaktadırlar. Soyu, Hazret-i Fâtıma validemize dayanmadığı için seyyid değildir. Annesi Kara Saç Ana ise; evliyaullahtan Şeyh Musa’nın Ayşe isimli kerimesi olup, sâliha, müttekî ve iffetli bir hatun idi.
Ahmed Yesevî, ilk tahsilini yedi yaşında iken kaybettiği babası İbrahim Şeyh’ten almıştır. Ahmed Yesevî Hazretleri babasının vefatı sebebi ile daha yedi yaşında iken, ablasıyla birlikte Yesi şehrine gitmiş ve oraya yerleşmişti. Bir çok Türkistan şehri gibi, hem Ehl-i Sünnetin; hem bu anlayışa uygun yaşayan mutasavvıfların merkezlerinden biri olan Yesi, bizim ziyaretimizde de dikkatlerimizi çektiği gibi; âdeta bir bal kovanı gibi; iklimi, sükûneti, sadeliği, boyunları Hakk için bükülmüş seyrek sakallı, mütebessim ve tane tane konuşan insanları ile küçük Ahmed’e “Ballar balını buldum/ Kovanım yağma olsun” dedirtecek kıvamda bir mânevî dünya ve maddî hayat bahşetmiştir. Yesi’de küçük Ahmed’in eğitimini Hz. Peygamber’in mânevî talimatıyla bu iş için vazifelendirilen Şeyh Arslan Baba üstlenmiş ve bu mübarek Türkmen hocası Ahmed Yesevî’nin ilk mânevî babası olmuştur. Yesi’de ilk ciddi medrese tahsiline de başlayan Ahmed Yesevî, küçük yaşta olmasına rağmen bir takım mühim manevî tecellilere de mazhar olmuş, umulmadık meziyetler sergilemiş, Hızır Aleyhisselam’ın sohbet ve irşâdına nâil olmuştur. Arslan Baba’ya intisab ettiği zaman daha henüz yedi yaşında bulunduğunu, kendisi de “Divan-ı Hikmet”inde ifade etmektedir.
Tasavvûfî Menâkıpnâmelere göre Arslan Baba, Hz. Peygamberimizden mânen aldığı “hurma” emanetini, Yesi’ye gelerek, bu emanetin sahibi olan Ahmed Yesevî’ye bizzat teslim etmiştir. Ahmed Yesevî Hazretleri de “Divan-ı Hikmet”inde bu hadiseyi naklettikten sonra; yedi yaşında Arslan Baba’ya nasıl “bende” olduğunu aktarmakta; Arslan Baba’nın yanında on bir yaşına kadar hangi merhaleleri geçerek, nasıl bir tasavvûfî ruh hâline ulaştığını dile getirmektedir. Kısacası küçük Ahmed, Arslan Baba namındaki bu tanınmış Türk şeyhinin bitmek bilmeyen teveccüh, iltifat ve hayır duasına mazhar olmuştur.
Tasavvuf; gönül diline önem veren bir vuslat ve irşad ameliyesidir. Bu sebeple buradaki “hurma” ifadesi de remzî olarak ele alınmalıdır. Dolayısıyla; Arslan Baba vasıtasıyla Hz. Peygamberimizden doğrudan doğruya emanet olarak getirilip Ahmed Yesevî Hazretlerine verilen “hurma” maddi bir hediye olmaktan öte manevî bir hediye olarak çok önemlidir. Kendisine takdim edilen bu “hurma” Ahmed Yesevî’yi sırlar âleminde aşk-ı rabıta ile kendinden geçirtmiş, Hz. Mevlâna’nın “Düğün Gecesi” dediği hakiki vuslata hazırlamıştır. Bir başka deyişle onu bu ebedî vuslat yolunun yolcusu yapmıştır.
Onun; yaş bakımından çocukluk dönemlerinde gerçekleştiğinden bahsettiği bir takım manevî tecrübelerini ancak tasavvuf terminolojisi ışığında değerlendirebiliriz. Tasavvuftaki “velâdet (doğum)” kavramı, tâlibin mürşide intisâb etmesi ve tarikata girmesi şeklinde tanımlanır. Bu ana karnından dünyaya olan doğumdan sonra gerçekleşen ikinci doğumdur ki; ehl-i tasavvuf indinde buna “Velâdet-i Sânîye” (İkinci Doğum) denildiği gibi; “Velâdet-i Ma’neviyye” (Manevî Doğum) ya da “Velâdet-i Rû-hiyye” (Rûhî Doğum ) da denilmektedir. Birinci doğumda, madde âlemi ile bağ kuran insan, ikinci doğumunda ise sadece mânâ âlemi ile irtibat kurmaktadır. Dolayısıyla onun bu manevî tecrübeleri tasavvufî intisabının akabinde gerçekleşmektedir.
İlk tahsiline Yesi’de başlayan Ahmed Yesevî Hazretleri, Arslan Baba’nın vefatından sonra tahsilini tamamlamak maksadıyla önemli bir İslam merkezi olan Buhara’ya gitti. “Buhara-i Şerif” olarak meşhur olan ve ne yazık ki; şu an hâlâ günde beş vakit ezan sesine bile hasret olan bu mübarek şehir; o asırda tam bir ilim, kültür ve mâneviyat merkezi idi.
Buhara’da Ahmed Yesevî Hazretleri’ni, devrin ileri gelen âlim ve mutasavvıflarından; Nakşî yolunun da sultanlarından olan Yusuf Hemedânî Hazretleri, kendi himmet ve himâyesine kabul buyurmuştu. Ona intisap eden Ahmed Yesevî Hazretleri de, ondan sadece maddî ilim tahsil etmekle kalmamış, seyr-i sülûk’ünü onun yanında ve tekkesinde tamamlamıştı. O, hikmetlerinden birinde Şeyh Yusuf-u Hemedânî’ye yirmi yedi yaşında intisap ettiğini ifade etmekle beraber, bu intisabın kaç tarihinde olduğu belirtilmemektedir. Buhâra’da gerçekleşen bu mübarek intisabı; Ahmed Yesevî Hazretleri Divan-ı Hikmet’inde şöyle anlatacaktır: “Yirmi yedi yaşta pîri buldum, gördüğüm her sırrı perde ile sarıp örttüm. Dergâhına sığınarak izini öptüm. O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte” (Ahmed Yesevî, Divan-ı Hikmet, s. 72.)
Kısa zamanda şeyhinin teveccühünü kazanıp onun yanında kemâle eren Ahmed Yesevî, her bakımdan Yusuf-u Hemedânî’nin tesiri altında kalmış, ilmi, fazlı ve takvâsıyla onu kendisine bir muktedâ bilmiştir. Şeyhi gibi şer’î esaslara, Nebevî Sünnete ve Hanefî fıkhına tam bir bağlılık göstermiştir. Arslan Baba’dan melâmet esaslarını, Yusuf Hemedânî’den zühd, takva, riyazet, mücâhede, ibâdet ve zikir esaslarını alan Ahmed Yesevî’nin yetişmesinde özellikle bu iki mübarek şahsiyet çok büyük yer tutar.
Ahmed Yesevî tıpkı mürşidi Yusuf Hemedânî Hazretleri gibi Hanefî mezhebinde bir fakih ve şer’î esaslara vâkıf, şeriatla tarikatı kaynaştıran bir âlimdi. Dinin icaplarına karşı ilgisizliğin tarikat âdâbıyla uyuşmayacağını neşr ve telkin eden bir mürşid idi.
Buhara bu tarihlerde Karahanlıların hâkimiyeti altındaydı ve devrin en büyük ilim ve kültür merkezlerinden biriydi. Dünyanın çeşitli yerlerinden talebeler buraya gelip ilim tahsil ediyorlardı. Buhara’da güçlü bir Hanefi Fıkhı geleneği mevcuttu. Hoca Ahmet Yesevî Hazretleri hocasının arzusu ile Buhara’da bir müddet ders de verdi, fakat hocası Yusuf-u Hemedânî Hazretlerinin vefatından sonra, vaktiyle şeyhinin verdiği manevî işaret üzerine irşad makamına oturan Hoca Abdulhâlık Gücdüvânî Hazretlerine (ö.595/1199) biat ederek, onun tensibi ve tayini ile çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği Yesi’ye gitmişti.
Yesi, bugünkü adıyla Türkistan şehri; Oğuz Han’ın hükümet merkezi menkıbelerine karışmış meşhur bir yerdi. Bilhassa Hoca Ahmed’in bu şehre izâfetle Yesevî lakabını alması, bu şehrin Türk âlemindeki tarihî ehemmiyetini bir kat daha arttırmıştı. Ahmed Yesevî Hazretleri; Sîr-Derya ve Taşkend çevresinde, Seyhun’un kuzeyindeki bozkırlarda yaşayan göçebe Türkler arasında güçlü bir nüfuza sahip olmuştu. Etrafına toplanan şahsiyetler, İslamiyet’e yeni girmiş, fakat inançlarında son derece samimi olan saf ve sâde Türklerdi. Herhangi bir medrese eğitimi alamamış, Arap ve Acem lisanlarına vukûfiyeti olmayan, din anlayışlarında yüzeysel bir yapıya sahip bulunan bu kitleler, onun ilgi odağı haline gelmişti. Ahmed Yesevî Hazretleri; Arap dilinde, Fars edebiyatında, medrese ilimlerinde mütehassıs bir şahsiyet olmasına rağmen, müntesiplerine anlayabilecekleri bir dille hitap etmiş, günün modasına uyarak Farsça eserler kaleme almak yerine Türkçe hikmetler söylemiştir. Arapça ve Farsça bilmeyen Türklere, tasavvufî zevki ve mânevî neşeyi Türk edebiyatının basit şekilleri, ahlâkî ve tasavvufî manzumeleri ile anlatmıştır.
Ahmet Yesevî Hazretleri, “Divan-ı Hikmet”i Arapça ve Farsça bilmesine rağmen çok sade bir Türkçe ile yazmıştır. Bu yüzden; O’nun “Hikmet” denilen bu eğitici sözleri, Türkistan Türkleri üzerinde büyük izler bırakmıştır. Bu hikmetli sözlerde şeriat erkânını ve tarikat âdablarını anlatmıştır. Ahmet Yesevi tekke edebiyatının da ilk temsilcisi idi. Bu vesileyle Anadolu’daki Türk edebiyatının yeşerip gelişmesine zemin hazırlamış, Yunus Emre gibi büyük şairlerin yetişmesine sebep olmuştur.
Yesevî ocağında eğitimlerini tamamlayan genç-yaşlı binlerce Yesevî müridi, Türkistan’dan Balkanlara kadar uzanan bütün Türk yurtlarında Hoca Ahmed Yesevî’nin, saf ve sâde Türkçe ile söylenmiş “hikmet”lerini terennüm etmişler ve eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet’le uzlaştırmaya çalışan, dolayısıyla dînin emirlerini tam olarak yerine getiremeyen henüz yeni Müslüman olmuş insanlara; İslâm’ın sıcak, samimi, hoşgörü ve insan sevgisine dayalı, gerçek ve güzel yüzünü tanıtmışlardır. Böylece Hoca Ahmed Yesevî’nin Ehl-i Sünnet noktasındaki tavizsiz, tasavvufta şer’i şerife tam mutabık, samimi ve candan tavrı çok kısa sürede, bütün Türk illerine yayılmıştı.
Zâhirî ve batınî bütün ilimlerde derin bir âlim olan Ahmet Yesevî Hazretleri, günün büyük bölümünü ibadet ve zikirle geçirmekte, zamanının arta kalan diğer bir kısmında ise, talebelerine zahirî ve batınî ilimleri öğretmekte idi. Gününün kalan çok kısa bir bölümünde ise, alın teri ile geçimini sağlamak üzere, tahta kaşık ve kepçe yapıp, bunları satmakta idi.
63 yaşına girdikten sonra Ahmed Yesevî Hazretleri; tekkesinin bir tarafına üç arşın derinliğinde bir çilehane yaptırarak oraya çekilmiştir. Oradan da vefatına kadar hiç dışarı çıkmamıştır. Bir başka deyişle 63 yaşından sonra Hz. Peygamberin görmediği dünyayı görmemeyi tercih etmiş, bu gün hâlâ kullanılan bir yeraltı yolu ile cemaate ve Cuma namazlarına yıllarca güneş ve ay yüzü görmeden devam etmişti. Onun bu tutumunun nedeni, Hz. Peygamber’in ömrünün o kadar oluşunu kendine “üsve” (örnek) edinmesinden kaynaklanmıştır. Buna rağmen büyük bir ilgi celbetmiş, rivayetlere göre; 99.000 kişilik büyük bir müridler topluluğu âdeta etrafında pervane olmuştur.
Ahmet Yesevî Hazretleri 1194 yılında (Hicri 590) Yesi şehrinde vefat etmiştir. Kabri üzerindeki türbe, 200 yıl sonra Timur Han tarafından inşa edilmiştir. İslam itikadınca vefatından sonra da himmet ve teveccühleri devam etmekte olan Ahmed Yesevî Hazretleri; kendisinden yaklaşık iki asır sonra yaşayan Sultan Timur’un rüyasına girmiş ve O’na zafer müjdesinde bulunmuştur. Timur da bu müjdeye bir şükran ifadesi olarak ona anıt-mezar şeklinde bir türbe yaptırmıştır. İki sene içinde tamamlanan türbe inşaatı, camii ve dergâhı ile tam bir külliye hâlini almıştır. Zamanla harap olan türbe, bir rivayete göre Özbek Hânı Abdullah Han, bir diğer rivayete göre ise Şeybânî Han tarafından yeniden tamir ettirilmiştir. Günümüzde bu türbenin bulunduğu camiye “Cami-i Hazret” bu camiinin bulunduğu Türkistan şehrine de “Hazret-i Türkistan” veya sadece “Hazret” denilmektedir. Ahmed Yesevî’nin türbesi yılın her mevsiminde ziyaret edilmekle birlikte, bilhassa senede bir defa “Zilhicce’nin onunda” bu türbede Türkmen, Özbek, Kazak ve Kırgız Türkleri tarafından görkemli merasimler düzenlenmektedir. Çünkü Sovyet Rus yönetimi döneminde kendilerine hac müsadesi bile verilmeyen bölge Müslümanları tarafından Ahmed Yesevî Hazretlerinin türbesi; manevi bir merkez hâline getirilmiştir. Mezarının bulunduğu bölgede Ahmed Yesevî’nin, mezarı civarına defnolunanlara O’nun kıyamet günü şefaat edeceği inancı yaygın olduğu için, bu gün bile hâlâ Özbek, Türkmen, Kırgız ve Kazak Türkleri cenazelerini türbe yakınlarına getirmekte ve buraya defnetmektedirler. Özbek-Kazak zenginleri, daha sağlıklarında, türbe yakınında bir parça toprak satın almaktadırlar.

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-02-28 (376 okuma)

[ Geri Dön ]

Yayınlandı:  on at 9:00 pm Yorum yapın

İslâm Fıkhı açısından “FİNANS KURUMLARI”

İslâm Fıkhı açısından “FİNANS KURUMLARI”

Fâizli bankacılık sistemine alternatif olarak kurulan finans kurumlarından kredi almanın veya yatırılan paraya kâr payı verilmesinin, İslam hukuku açısından durumu nedir?

Bizlere sayısız nimetler veren; bütün işleri tedbiriyle tasarruf etme kudretine sahip olan Rabbimize hamd olsun; Salât ve selam da insanların en güzidesi, Mevla Teâlâ’nın Nebisi Kâinatın efendisi Hz. Muhammed Mustafa (sallalahu aleyhi ve selem)e, âl ve ashabına ve de kıyâmete kadar O’na ve onun getirdiği dine tâbi olanların üzerine olsun.
Bu ayki fıkıh köşemizde, fâizli bankacılık sistemine alternatif olarak kurulan finans kurumlarının, İslam hukuku açısından durumunu incelemeye gayret edeceğiz.
Meselemizi iki ana başlık altında inceleyeceğiz. Birinci olarak finans kurumlarının kısaca tanımı, ikinci olarak da İslâm hukuku açısından değerlendirilmesi şeklinde olacaktır.
Finans kurumları hakkında yapmış olduğumuz kısa araştırma neticesi olarak; “Faizsiz Bankacılık”ın dünyada ilk uygulaması, Mısır Arap Cumhuriyeti’ndeki Mit Gamr kasabasında yaşanmıştır. Eski devlet başkanı Cemal Abdu’n-Nâsır döneminde bütün bankaların devletleştirilmesi akımına karşı alternatif olarak geliştirilen bir deneme sonucunda ortaya çıkmıştır. Münferit uygulamalar şeklinde birçok Müslüman toplumda yüzyılımızın başlarından itibaren görülmeye başlayan bu hareketin bilinçli olarak hayata geçirilme fikri, ilk kez eski Suud kralı Faysal döneminde ortaya çıkmıştır.
Türkiye’deki ilk uygulaması ise 1985 yılında AIbaraka Türk ve Faisal Finans Kurumları tarafından başlatılmıştır. Daha sonradan bunları; 1989’da Kuveyt Türk Evkaf Finans Kurumu, 1991’de Anadolu Finans Kurumu, 1995’de İhlas Finans Kurumu, 1996’da ise Asya Finans Kurumu takip etmiştir. Bu sistemin kuruluşunun esas amacı ise; dini hassasiyetlerinden dolayı, Hz. Allah’ın yasak kılmış olduğu faize bulaşmamak için ekonomiye katılmayan mali değerlerin, yastık altından çıkarılıp yabancı sermaye ile beraber ekonomiye katılmasını sağlamak olmuştur.
Genel olarak Müslümanlar arasında finans kurumlarıyla alakalı yaygın olan sorular; yatırılan fonlar mukabilinde kâr payının alınması, ev veya araba gibi malların alımı için kredi kullanmanın caiz olup olmaması hakkında olmuştur. Finans kurumları topladığı fonları değerlendirme, nemayı paylaşma, özel cari hesaplar, teminat mektubu ve çek karnesi verilmesi, yurtiçi-yurtdışı havâle ve transfer işlemleri gibi diğer bankacılık işlemlerinin birçoğunu yapmaktadır. Ancak bizim işleyeceğimiz konu, bunların tamamı olmayıp sadece sıkça sorulan; “kredi verme” ve yatırılan paraya “kâr payı verme” hakkında olacaktır.
Kredi verme: Herhangi bir bankanın, belli bir zamana kadar fazlasıyla ödemek şartıyla, kişinin eline belli bir miktar nakit vermesi dinen caiz olmayıp, bizzat İslâm’ın haram kılmış olduğu fâiz muamelesi olmuş olur. Bu bankanın isminin “finans kurumu” olması veya olmaması bu hükmü değiştirmez. Ancak bize gelen haberler; finans kurumlarında bu çeşit kredi sistemlerinin olmaması yönünde olup, kredi sistemlerinin İslam hukukunda mevcut olan murâbaha akdi doğrultusunda olduğu yönündedir.
Murâbaha: Bir şahsın elinde bulunan malını, kendisine mâl olduğu fiyatı söyledikten sonra belli bir oranda kâr koyarak bir başkasına satmasıdır . Mesela bir tüccarın: “Bu malın bana maliyeti bin liradır, sana bin yirmi liraya satarım” demesi ve müşterinin de bunu kabul etmesi bir murâbaha alış verişidir.
Bu açıdan bakıldığı zaman kişinin finans kurumuna giderek “Bana bir ev lazım ancak peşin ödemeye imkânım yok, siz benim istediğim vasıflarda bir ev satın alın ve ödeyebileceğim şekilde bana vadeli satın” demesinde dinen bir mahzur yoktur. Zira geçen ay ki köşemizde de belirttiğimiz gibi, kişinin vâdeden dolayı peşin olan fiyatına nispetle belli bir miktarda fark koyması ve o farklı fiyat üzerine akit yapması caizdir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken unsur; bankaya gelen şahsın göstermiş olduğu evi veya herhangi bir malı, banka evveliyat itibarıyla kendisi satın alıp, daha sonradan ikinci bir akitle kendisine gelen şahsa, o yeri, belirtilen ödeme doğrultusunda satması lazımdır. Diğer bir ifâde ile iki alış veriş olması lazımdır. Ancak bu iki satışın evrak üzerinde olması şart değildir. Yani ihtiyaç duyulan şey, şayet ev ise tapusunun, araba ise satışının(ruhsatının) ilk önce banka üzerine, daha sonra da ihtiyacı olan şahsa verilmesi şart değildir. Zira İslam hukukuna göre alış veriş akdi, yapanların sözleriyle oluşur, tapuyla veya ruhsat ile değil. Tapu veya ruhsat tescil için şarttır, akdin oluşması için dinen şart değildir.
Kişiye lazım olan herhangi bir malın, belli bir miktarını ödemeye imkânı olup da, eksik kalan kısmının finans kurumu vasıtasıyla alınmasında da izlenilmesi gereken yol şudur; Kişinin finans kurumuna gidip de satın almak istediği bin liralık evin veya herhangi bir malın, meselâ; beş yüz lirasını ödemeye imkânı olduğunu ifade ederek, banka ile beraber ortaklaşa almayı talep eder. Banka da bu talebi değerlendirerek kişiye lazım olan o malı, o kişiyle beraber ortaklaşa satın alırlar. Satın alınan mal, banka ile o kişi arasında ortak olmuş olur. Daha sonradan ikinci bir akitle, banka kendi hissesini o kişiyle anlaşmak suretiyle belli vade doğrultusunda ona satar. Bu muamelede dinen bir sakınca yoktur. Zira kişinin küllî olarak sahip olduğu malı, peşin veya vâdeli satması caiz olduğu gibi, ortak olan yerdeki hissesini de peşin veya vâdeli olarak satması caizdir.
Bu muâmelelerin tamamında dikkat edilmesi gereken unsur, talep edilen malın alımında ve kabzında(kabzın manası aşağıda gelecek) ya banka kendinden birini göndererek o yeri satın alacak ve kabz edecek veyahut da bankadan o malın alınmasını talep eden kimseye banka tarafından banka nâmına satın alması ve kabz etmesi için vekâlet verecek. Zira menkul olan mallarda kişinin kabz etmeden tasarrufta bulunması, Hanefî mezhebinde ittifakla caiz değildir. Gayri menkul mallarda ise, kişinin kabz etmeden tasarrufu, İmâm-ı Âzam ve İmâm-ı Ebû Yusufa göre caiz, İmâmı Muhammed’e göre ise caiz değildir. Bankanın bizzat kendisinin o malı almasında ve kabz etmesinde bir problem olmadığı gibi, o mal kendisine lazım olan kimsenin bankadan aldığı vekâlet ile banka namına o malı alıp ve kabz etmesinde de bir problem olmaz. Zira vekil asıl gibidir. Dolayısıyla vekilin, o malı banka namına alıp kabz etmesi, bankanın bizzat o malı alıp kabz etmesi gibidir. Daha sonradan bankanın, satın aldığı malı ikinci bir akitle o kişiye satması da caizdir.
Kabz: Bir şeyi el ile tutup almaktır. Buda ya hakikaten olur -bizzat kişinin o malı eline (tasarrufuna) alması gibi- veyahut da hükmen olur ki, buda; karşı tarafın o malı kabz etmesine mani olan şeylerin ortadan kaldırılmasıyla olur ki, buna tahliye yollu kabz denir . Hanefî mezhebine göre kişinin; gerek hakikaten, gerekse hükmen kabz ettiği malda tasarruf etmesi caizdir.
Bazı Müslüman tüccarlar; fâizli bankaların da aynı muâmeleleri yaptıklarını, yani kişiye lazım olan herhangi bir malı evvela bankanın satın alması, daha sonra da o kişiye tıpkı faizsiz bankalarda olduğu gibi satma işlemini yaptıklarını ve fâizli bankaların koydukları vâde farkının faizsiz bankalara nispetle daha düşük olduğunu söylüyorlar. Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi, fâiz işlemi finans kurumu tarafından da yapılsa fâizdir, yani dinen haramdır. Aynı bu doğrultuda, İslâm’ın kabul ettiği alış veriş şekli olan murâbaha sisteminin şartları yerine getirilirse, dinen caizdir. Bu muameleyi fâizli banka yapsa da bu böyledir. Dolayısıyla fâizli bir banka, İslâm’ın kabul ettiği herhangi bir akti yaparsa, bu işlem akit açısından caizdir. Lakin burada farklı bir açıdan bakmak gerekir, bu da kişinin alış veriş yaptığı müessesenin malının (sermayesinin) ekserisinin, helâl olup olmadığıdır. Bir Müslüman için dînî hamiyeti asıldır, dolayısıyla dünyevî meta için bir Müslüman’ın dînî hassasiyetini bırakması mümkün değildir. Aynı bu doğrultuda finans kurumlarının da bu konuda insaflı olması gerekir. Müslümanların, dînî hassasiyetlerini dünyevi çıkar uğruna kullanmaları doğru olmayıp mesuliyeti mûcip olduğunu da unutmamaları gerekir. Müslümanlar arasında finans kurumlarıyla alakalı yaygın olan soruların bir diğeri de, yatırılan fonlar mukabilinde kâr payının alınmasıdır.
İslâm hukukunda birçok ortaklık şekilleri vardır. Bunlardan biri de mudârebe ortaklığıdır. Mudârebe şirketi; ortaklardan bir kısmının sermaye, diğerinin ise emek ile katılarak kurdukları ve elde edilen kârı belli bir oranda paylaşmak üzere anlaştıkları emek ve sermaye ortaklığının ismidir. İnsanların maddi durumları ve kabiliyetleri eşit değildir. Bazılarının ticârette mahareti vardır, ancak paraları yoktur. Bazılarının da paraları vardır, ancak ticâret yapacak kapasiteleri olmayabilir. Bundan dolayı mudârebe ortaklığı İslam fukahâsının ittifakıyla meşru kılınmıştır . Bu itibarla, bankanın, kendisine para yatıran kişiye, elde edilecek kârdan yüzdelik olarak kâr payı vermesinde dinen bir mahzur yoktur. Ancak kâr payı altında her ay için rakamsal olarak belli bir miktar vermesi dînen fâizdir.
Parasını çalıştırması için finans kurumuna yatıran kimseye rabbul mal (mal sahibi), parayı çalıştırmak için alan finans kurumuna da mudârip denir. Bu ortaklıkta zarar söz konusu olursa, evvela bu zarar elde edilen kâra, karşılamadığı takdirde de rabbul malın çalıştırmak üzere bankaya yatırdığı sermayeye yansıtılır. Hiçbir surette parayı çalıştıran banka, bu zararı şahsî parasından karşılamaz. Şayet çalıştırmak üzere parasını finans kurumuna yatıran rabbul mal, zararın finans kurumu tarafından karşılanmasını şart koşarsa bu mudârebe (bir taraftan mal diğer taraftan sermaye ortaklığı) dinen caiz olmaz.
Bazı finans kurumlarının iflas etmesinden sonra gündeme gelen bankacılık kanunu 17.12.1999 tarih ve 4491 sayılı Bankalar Kanununda değişiklik yapılmasına ilişkin Kanunun, 19.12.1999 tarih ve 23911 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmesiyle, tıpkı diğer fâizli bankalarda olduğu gibi fâizsiz banklar da devletin kefâleti altına girmiştir. Bu da ayrı bir değerlendirmeye tâbidir. Zira yukarıda da ifade ettiğimiz gibi mudârebe ortaklığında, zararın mudâribe, yani parayı çalıştıran kimseye veya kuruma hiçbir surette yansıtılması dînen caiz değildir. Ancak yukarıda bahzi geçen bankacılık kanunu, zararın, bankanın ödeme sorumluluğuna değil, ancak devletin ödeme sorumluluğunu iltizam etmektedir. Bu itibarla devlet, ne parayı veren rabbul mal, ne de parayı çalıştıran mudârip tir, sadece üçüncü bir şahıstır ki, bu da aktin fesâdını gerektirmez. Zira akitle alâkası olmayan birinin, kişiye “paranı filancıya mudârebe (emek-sermaye) ortaklığı üzere ver, eğer mudârip (parayı çalıştıran kimse) zarar ederse ben ödeyeceğim” demesinin, dinen bir sakıncası yoktur. Çünkü bu kişi, parayı veren rabbul mal veya parayı çalıştıran mudârip değildir, üçüncü bir şahsın sözünün de akte herhangi bir tesiri yoktur. Yine de her şeyin en doğrusunu bilen şüphesiz Mevlâ Teâlâ’dır.
Rabbim cümlemize hakkı hak bilip tâbi olmayı, batılı da batıl bilip sakınmayı nasip eylesin. Âmin!

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-02-28 (528 okuma)

[ Geri Dön ]

Yayınlandı:  on at 8:58 pm Yorum yapın

İMAN ESASLARI – MART 2008

İMAN ESASLARI – MART 2008

Bir Müslüman’ın Allâh-ü Teâlâ’ya olan inancı ne şekilde olmalıdır?
Allâh-ü Teâlâ’nın zâtıyla ve sıfatlarıyla bir olduğuna inanması şeklinde olmalıdır.
Allâh-ü Teâlâ’nın zâtıyla ve sıfatlarıyla bir olmasının manası nedir? Zâtı ve sıfatları hususunda eşi ve benzerinin olmamasıdır. (Fıkhu’l Ekber)
Allâh-ü Teâlâ’nın sıfatları kaç kısımdır?
Tenzîhî (Selbî), Subûtî ve Fiilî olmak üzere üç kısımdır.
Tenzîhî (Selbî), sıfatlar ne demektir?
Tenzîhî (Selbî) sıfatlar altı tanedir;
1 – Vücut
2 – Kıdem
3 – Bekâ
4 – Vahdâniyyet
5 – Muhalefetün Li’l-Havâdis
6 – Kıyam bi nefsihî

Vücût ve demektir?
Yokluğu düşünülmemektir. Bazı îtikad kitaplarında vücût sıfatını tenzîhî (selbî) sıfatlardan saymayıp, ona “Sıfatı Nefsiyye” denilmiştir. (Muvazzah ilm-i Kelâm, Osmanlıca shf. 118)

Kıdem ne demektir?
Varlığının başlangıcı olmamak.
Bekâ ne demektir?
Varlığının sonu olmamak.
Vahdâniyyet ne demektir?
Ortağı bulunmamak.
Muhâlefetün Li’l-Havâdis ne demektir?
Yaratılmışlara hiçbir yönden benzememek.
Kıyam bi nefsihî ne demektir?
Varlığı için başkasına muhtaç olmamak. Görüldüğü gibi bu sıfatlarla, ulûhiyete (ilâhlığa) nispet edilmesi mümkün olmayan;
1 – Yokluk
2 – Varlığın başlangıcı olma
3 – Varlığın sonu olma
4 – Ortağı bulunma
5 – Yaratılmışlara benzeme
6 – Varlığı için başkasına muhtaç olma, kavramları selb (nefy) edilmiştir. Bu itibarla da bu sıfatlara “Selbî” sıfatlar denilmiştir.
Ayrıca: “Kelâm ilmi” ile alâkalı kültür geliştikten sonra Selbî sıfatlar çoğaltılmıştır.
Şöyle ki: Muteber kitaplarımızdan olan “Akâid-i Nesefî” de selbî sıfatlara şunlar da eklenmiştir. Allâh-ü Teâlâ:
1 – Âraz (renkler ve hareketler gibi, kendi başına duramayan, belirebilmesi için bir cevhere muhtaç olan şey)
2 – Cisim (yer kaplayan, eni, boyu, yüksekliği olan madde)
3 – Cevher (başlı başına durabilen madde)
4 – Şekle bürünen
5 – Sınırlandırılan
6 – Nicelenen
7 – Hacimli olan
8 – Birleşik parçalardan teşekkül etmiş olan
9 – Sonu olan
10 – Mâhiyet ve keyfiyeti olan
11 – Mekân tutan
12 – Üzerinden zaman geçen
13 – Kendisine bir şey benzemeyen
14 – Herhangi bir şey ilim ve kudretinin dışında kalan bir varlık değildir (Nesefî: 31-36)
Subûtî sıfatlar ne demektir?
Allâh-ü Teâlâ’nın zâtına nispet edilen ve O’nun ne olduğunu ifade eden sıfatlar demektir. Bu sıfatlara “Zâtiye, Vücûdiye” sıfatları da denilir.
Sübûtî sıfatlar nelerdir?
1 – Hayat: Diri olmak
2 – İlim: Bilmek
3 – Semî’: İşitmek
4 – Basar: Görmek
5 – Kudret: Güç yetirmek
6 – İrâde: Dilemek
7 – Kelâm: Konuşmak
8 – Tekvîn: Oluşturmak
Bu sıfatların yok sayılması durumunda onların zıttı olan aşağıdaki sıfatlar lâzım gelir. (Şerhu’l-Emalî: Shf. 5)
1 – Mevt: Ölü olmak
2 – Cehl: Bilmemek
3 – Samem: Sağır olmak
4 – Âmâ: Kör olmak
5 – Acz: Aciz olmak
6 – Kerâhiyet: İsteksiz olmak
7 – Bekem: Dilsiz olmak
Matürîdî’ler; Allâh-ü Teâlâ’nın sübûtî sıfatlarına: “Yapmak, yaratmak ve oluşturmak” anlamına gelen: “Tekvin” sıfatlarını ekleyerek sübûtî sıfatların sekiz adet olduğunu söylemişlerdir.
Bu tekvin sıfatı yok sayılması durumunda zıttı olan mana lâzım gelmez.
Zira Allâh-ü Teâlâ hakkında “Tekvin” (yaratmak, yapmak, oluşturmak) sıfatı düşünülebileceği gibi, yaratmamak, yapmamak da düşünebilir.
Burada yeri gelmişken Allâh-ü Teâlâ’nın sübûtî sıfatlarıyla ilgili bazı açıklamalar yapalım:
1 – Hayat (Allâh-ü Teâlâ’nın diri olması), Allâh-ü Teâlâ diridir. Bu diriliği ezelî ve ebedî olup başlangıcı ve sonu yoktur. Hudûs (sonradan olma) ya da fenâ vasfında (yok olacak nitelikte) değildir.
2 – İlim (her şeyi bilmesi),
Allâh-ü Teâlâ yerde ve gökte olan her şeyi bilir, ona gizli ve açık diye hiçbir şey yoktur. Kâinattaki yaprakların sayısı, çiçeklerin, tanelerin, kumların adedi ve denizlerin damlaları ona malumdur.
Geçmişi geleceği, insanın kalbine gelen düşünceleri, diliyle konuştuklarını, içini ve dışını çok iyi bilir. O, hâzır (görünen)ler ile gâip (görünmeyen)leri bilir.
Gaybı (gelecekte olacağı) bilen yalnız O’dur, başkası bilemez, bilenler de ancak O’nun bildirmesiyle bilebilirler. O, unutmaktan, şaşırmaktan berî (uzak)tır. Bilmesi kendinden olup duyu organları ve akıl gibi vasıtalarla değildir.
3 – Semî’ (her şeyi duyması), Allâh-ü Teâlâ semî’ (işitici)dir. Sesli ya da sessiz olan her şeyi duyar. Bir kimsenin kulağına fısıldanıp kendisinin duymadığı şeyleri de duyar.
Duyması kulak gibi bir aletle değildir. İşitmesi sonradan olma değildir. Yok, olucu da değildir.
4 – Basar (her şeyi görmesi), Allâh-ü Teâlâ her şeyi görücüdür. Simsiyah bir gecede siyah karıncanın siyah bir taş üzerinde yürümesini görür, ayağının sesini duyar.
O’nun görmesi göz vasıtasıyla değildir. Bu sıfat da hem ezelî hem ebedîdir (sonradan olmadığı gibi yok olucu da değildir).
5 – İrâde (dilemesi), Allâh-û Teâlâ dileyicidir, dilediği her şeyi yapar. Dilemediğini de yapmaz. Cihanda olan iyi ve kötü ne varsa her şey O’nun dilemesiyle olmuştur.
Hiçbir kimse ve hiçbir şey O’nu bir şey yapmaya ve dilemeye mecbur edemez.
Şu halde kendisine itaat eden müminlerin bu hallerini dileyen O’dur. O dilemese kimse iman edemez ve O’na itâatta bulunamazdı.
Kâfirlerin küfrünü ve fâsıkların fıskını (yaptıkları kötülükleri) dileyen de O’dur. O dilemeseydi hiç kimse kâfir ve fâsık olmazdı. O dilemeden bir sivrisineğin kanadını oynatması bile mümkün değildir.
Biz ne yapıyorsak O’nun dilemesiyle yapıyoruz. O’nun dilemediği şeyler olmaz, eğer olsaydı, bu O’nun acizliğine alâmet olurdu ki, Cenab-ı Hak bundan münezzehtir. O dileseydi bütün insanları kâfir ya da mümin yapabilirdi. Eğer burada: “Neden bütün insanların mü’min olmasını dilememiş de çoğunun kâfir olmasını dilemiştir?” denecek olursa buna şöyle cevap verilir:
Cenab-ı Hakkın dilediği ve yaptığı işlerden ve bu işlerin hikmetinden suâl olunmaz (sorulmaz). O herkese sual soran ve dilediğini yapan fâili muhtar (istediğini yapmakta serbest) olan zattır.
O’nun yaptığı her şeyde sayısız hikmet (incelik) ler vardır. İnsanların aklı bunları idrâk edecek durumda değildir. Bu demektir ki; O’nun kâfirleri yaratıp, onların küfrünü murad etmesinde, yılan, akrep gibi zararlı hayvanları ve diğer türlü kötülükleri yaratmasında olduğu gibi, bizim idrâk edemediğimiz sayısız faydalar vardır ki, bizim bunları bilmemiz de gerekli değildir.
Bize gerekli olan; Allah’ın her iş ve muradında bir hikmetin bulunduğunu bilmektir. O’nun irâdesi ezelî ve ebedî olup, sonradan olma değildir.
6 – Kudret (her şeye gücü yetmesi) Allâh-ü Teâlâ her şeye kâdirdir. O, mümkün olan her şeyi ve dilediğini yaratır. O istese ölüye hayat verir. Ağaç ve taşı konuşturur ve yürütür. O’nun güç yetiremediği hiçbir şey yoktur. O dilerse binlerce göğü ve yeri yaratır. Dağları altına ve gümüşe çevirebilir. Nehirleri tersine akıtabilir. Akan suları gümüş ve altın yapabilir.
Dilediği kulunu doğudan batıya, yeryüzünden yedinci kat semaya çıkarıp geriye döndürebilir. O’nun kudreti ezelî ve ebedî olup sonradan olma ve geçici değildir.
7 – Kelâm (harf ve sese muhtaç olmadan konuşması), Allâh-û Teâlâ söyler, konuşur fakat O’nun konuşması bize benzemez, konuşması dil ile değildir. Bazı kullarına vâsıtasız olarak hitap eder. Meselâ Musa (Aleyhisselâm) Tûr dağındaki nidâsıyla, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Selem)a miraçtaki hitâbı, bu hususta birer örnektirler. Bazı kullarına Cebrâil (Aleyhisselâm) vâsıtasıyla hitâp etmiştir. Resûlullâh (Sallallâhu Aleyhi ve Selem)e gelen vahiylerin ekserisi böyledir.
Kur’ân-ı Kerim Allâh-ü Teâlâ’nın sözüdür. Başlangıcı ve sonu yoktur. Mahlûk (yaratılmış) olmadığı gibi geçici de değildir.
8 – Tekvîn (dilediğini yaratması), Allâh-ü Teâlâ dilediğini yaratır. Zerreden Küreye varıncaya kadar her şeyi O yaratmıştır. O’ndan başka Hâlik (yaratan) yoktur. Canlıların hareket ya da sükûn (duruş)larını, itaat ve isyanlarını, iman ve küfürlerini bütün hayır ve şerri yaratan O’dur. Elin hareketi, dilin konuşması, gözün yumulup açılması hep O’nun yaratmasıyladır.
Bu hususta Mevlâ Teâlâ: “Sizi de, yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır.” (Sâfâhat Suresi: 96) buyurmaktadır. Dolayısıyla herkesin yaptığı amel ve işlerin yaratıcısı Allâh-ü Teâlâ’dır. Bize verdiği irâdey-i cüziye ile bizi yaptığımız işlerin fâili (yapıcısı) kılmıştır.
Bu sebeple herkes yaptığı işlerin ceza ve mükâfatını görecektir. Bütün canlıları yaratan O olduğu gibi hepsini rızıklandıran, hasta yapan ve sıhhatte tutan, öldüren ve dirilten O’dur.
Ateşle temas halinde elin ısınması ya da yanmasını, karla ve buzla temasında üşümesini yaratan O’dur. Bir kimseyi ateşe atsalar da, Allah o kimseyi dilerse yakmamaya kâdirdir. Nitekim İbrahim (Aleyhisselâm)ı yakmayışı bunun misâlidir.
Yine karlar içindeki bir kulunu üşütmeyebilir. Ancak Cenab-ı Hakk’ın âdeti öyle cereyan eder ki, ateşle temas yanmayı gerektirir. Allâh-ü Teâlâ da onu yaratır.
Üşümeyi yaratan da kar değildir. Ancak Allâh-ü Zülcelâl’dir. Tokluğu yaratan da Allâh-ü Teâlâ’dır. Eğer O, tokluğu yaratmasıydı insanlar ne kadar yeseler doymazlardı. Acıkmak ve diğerleri de bunun gibidir. Hulâsa; Allah’tan başka yaratan ve etkileyen yoktur. Her şey O’nun yarattığıdır.
O’nun bu sıfatları, zâtıyla kâim olup kadîmdirler, sonradan olmadıkları gibi yok olmaz ve değişmezler. İşte Allâh-ü Teâlâ’yı bu sıfatlarla muttasıf olarak tanıyan kul “Ârif” (Allah bilici) sayılır.
Allâh-ü Teâlâ’yı bu sıfatların zıddı olarak noksan sıfatlarla vasıflayan (niteleyen) ise mü’min ve Müslüman olamaz. Allâh’a inanması da muteber sayılmaz.
Nitekim Yahudi ve Hıristiyan âlemi, Allâh’a inandıklarını iddia etseler de, O’na oğul ve hanım isnad ettikleri için kâfir sayılmışlardır.

Fiilî sıfatlar ne demektir?
Allâh-ü Teâlâ’nın kâinatla olan münasebetini en açık bir şekilde ifade eden ve O’nun kâinatı yaratış ve idâre edişini oldukça ayrıntılı bir biçimde anlatan sıfatlardır. Allâh-ü Teâlâ’nın: Tahlîk (icat etmek, yoktan yaratmak), Terzîk (rızık vermek), İhyâ (diriltmek), İmâte (öldürmek), Ten’îm (nimet vermek), Te’zîp (azap etmek) gibi bütün fiilleri, Allâh-ü Teâlâ’nın sübûtî sıfatı olan: “Tekvîn” sıfatına râci (dönücü)dür.
Matürîdîler, Allâh-ü Teâlâ’nın sübûtî (zâtî) ve fiilî sıfatları hakkında ne demişlerdir?
Bu sıfatların hepsi Allâh-ü Teâlâ’nın zâtı ile kaim (zâtında) olup kadîmdirler.
Zira kulların görme, işitme gibi sıfatları onlardan ayrılır. Allâh-ü Teâlâ’nın sıfatları ise O’ndan ayrılmaz.

Bu sıfatların kadîm olmasının manası nedir?
Allâh-ü Teâlâ’nın zâtının evveli (başlangıcı) olmadığı gibi, zâtıyla kaim olan bu sıfatların da evveli yoktur. Zira kadîm (evveli olmayan) zâtın, kadîm olmayan (hâdis; sonradan olan) sıfatlara mahal olması (onlarla vasıflanması) düşünülemez.
Selefîler ve Eş’arîler de, sübûtî (zâti) sıfatlar hakkında Matürîdîlerle aynı görüştedirler, ancak Eş’arîler, fiilî sıfatların hâdis olduğunu ileri sürmüşlerdir. (Şerhu’l Emalî shf 6) Onlar, ilim sıfatına kudret ve iradenin eklenmesiyle fiilî sıfatların tamamlanabileceği görüşündedirler.
Onlara göre Maturîdîlerin fiilî sıfat olarak kabul ettikleri sıfatlar, doğrudan sıfat olmayıp ilim, kudret ve irâdenin taallûklarını temsil ederler. Kadîm olmayıp hâdistirler. Dolayısıyla hâdis olan bu sıfatlar, Allâh-ü Teâlâ’nın zâtıyla kâim değildirler.

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-09-11 (99 okuma)

[ Geri Dön ]

Yayınlandı:  on at 8:55 pm Yorum yapın

MEVLÂNA’DAN ESİNTİLER – MART

MEVLÂNA’DAN ESİNTİLER – MART

Bismillâhirrahmânirrahîm.
Hamd-ü senâlar, salât-ü selâmlar..
Ünsiyet sahibi evliyâullâhın nefeslerinden yayılan ‘Rahmet-i Sübhâniye’den esinlenme niyâzıyla…
Bâz â, bâz â her ânçi hestî bâz â,
Ger kâfir o gebr o butperestî bâz â,
În dergeh-i mâ dergeh-i novmîdî nîst,
Sed bâr eger tovbeşikestî bâz â!
Gel gene, gene gel, her ne isen yine gel,
Kâfir, mecûsi, putperestsen de dön gel,
Bu dergâhımız ümitsizlik yeri değil,
Yüz defa tövbeni bozmuşsan da yine gel!

Sevgiye, hoşgörüye, birlik ve beraberliğe davet eden, yüzyılların derinliğinden bugünlere yankısı ulaşan bu çağrının sahibi Kâşif-i esrâr-i Kayyûmî Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, insanların kalplerinde bir aşk kahramanı olarak yaşamış ve yaşamaya da devam etmekte. Ez kûze birûn hemân terâved ki derûst.1 “Bir testinin içinde ne varsa, o sızar dışına” demişler. Hazret-i Pîr’in de içi sevgiyle dolu olduğu için, dışa sevgiden başka bir şey sızmamış.
O, hissetmediği ve yaşamadığı hiçbir şeyi söylememiş ve yapmamıştır. O yüce Pîr’in bu samimiyet ve ihlâsı, sekiz yüz seneden beri bereketini göstermekte ve insanları etkilemeye devam etmektedir. O başlı başına bir moral dünyası olarak, huzur ve selâmet arayanların kaynağı olmayı sürdürmektedir.
Bütün bunlarla beraber o, bize kendini Kur’ân’ın “bende”si, Muhammed Mustafâ’nın yolunun toprağı olarak tanıtmakta ve Allâh’a dönmeye, Rasûlullâh’a uymaya çağırmaktadır. Evet, Mevlânâ deyince hemen akla gelen ve Konya Mevlânâ Müzesi kütüphânesi, no: 2106’da kayıtlı bulunan “Dîvân” nüshasının son yaprağında, son rubâî olarak yazılmış yukarıdaki dörtlük, aynı zamanda Kur’ân-ı Kerîm’deki şu âyet-i kerîmelerin manasını ifâde etmektedir:
(Habîbim! Câhiliyet döneminde çok adam öldüren, zina yapan ve kul hakkına giren müşriklerden sana gelip, iman etmeleri durumunda tevbelerinin kabul olup olmayacağını ve evvelce yaptıklarının bir keffâreti bulunup bulunmadığını soranlara, tarafımdan) de ki: “Ey o nefisleri aleyhine haddi aşmış bulunan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümitsiz olmayın! Zira şüphesiz ki Allâh (şirk dışında) günahları topluca bağışlar! Gerçekten O, (en büyük günahları dahi çokça bağışlayan) Ğafûr da, (kullarına çok acıdığı için sıkıntılarını gideren) Rahîm de ancak O’dur!
(Ey kullar!) Size azap gelmeden önce (tüm günahlarınıza tevbe edip kendinizi ibadete ayırarak) Rabbinize yönelin ve (tüm amellerinizi) O’na (has ve) hâlis kılın! Sonra (hiçbir kimse tarafından) yardım olunmazsınız! (ez-Zümer Sûresi, 53-54) *
Mevlânâ Hazretleri’ne göre gaye, Allâh-u Te’âlâ’ya kulluktur. Bunun için, yaratılmışların en yücesi Hazret-i Muhammed (Sallallâhu aleyhi ve sellem)’ in tüm insanlığa yaptığı daveti, Mevlânâ (Kuddise Sirruhû) da yinelemiş, “Ne olur gel, ne olursan ol gel” çağrısında islâh amacını gözetmiş ve insanlara sevgi, ümit ve hoşgörü aşılamıştır. Fıtratından gelen güzel ve olgun ahlâkı, tüm hayatı boyunca onu hep insanlık adına güzel şeyler düşünmeye ve insanları irşâd ve islâh etmeye sevketmiştir.
Onun kapısı ayrım gözetmeksizin herkese açıktı. “Dergâhımızda herkese barınabilecek bir yer ve yatabilecek bir döşek bulunur. Soframızda her kişiye ayrılmış bir kaşığımız var” diye inler dururdu. İşte biz, anlı şanlı geçmişimizde, âlemi bu topraklardan şenlendirip aydınlatan, bütün dünyayı kendisine hayran bırakan, böylesi fazîlet timsâli ulu bir mana kahramanıyla da övünme bahtiyarlığına sahip nesiliz. Evet, Mevlânâ’nın elini öpüp, hatırını sayan Osman Gazi, onun gönlüne girerek teveccüh ve inâyetlerine mazhar olunca, kendisinden sonra da devam edecek maddi ve manevi devlet ve berekete kavuşmuştu. Şimdi bizlere düşen de geçmişimizi inkâr etmeyerek, örnek almak ve atalarımıza ve ecdâdımıza layık olmaya çalışmaktır.
Ama heyhât! Bu Mevlânâ ülkesinin şu hâli nedir, dostlar! Başı örtülü vatandaşların, Hazret-i Mevlânâ’yı anma etkinliklerine bile katılmak istediklerinde kapıdan çevrilip içeri alınmadığı bir dışlama ve asosyalleştirme, Mevlânâ Hazretleri’nin hâtırına ve hoşgörüsüne saygısızlık olmaz mı? Böylesi bir hoşgörüsüzlük hiç bu vatan evlâtlarına hoş ve revâ görülür mü?
İnsan niye yaratıldı? Dünyaya neden geldi? Madem ki burası geçici ve ölümlü, peki ölümsüz ve kalıcı olan o asıl hayata başarılı geçişe ve ebedî saâdete nasıl hak kazanacak? İlâhî hayat düstûrları nelerdir? .. Kâşif-i esrâr-i Kirdigâr Hazret-i Mevlânâ Hüdâ-vendigâr der ki:
Der cihân her çîzî çîzî cezb kerd,
Germ germî râ keşîd-o serd serd! 2
Cihânda her şey bir şeyi cezbetmekte,
Sıcak sıcağı, soğuk soğuğu çekmekte!

İşte bu yüzden aralarında ortak bir değer ve hemcinslik oldu. Her cins de kendi cinsini yanına çeker oldu.
Nâriyân mer nâriyân râ câzibend,
Nûrîyân mer nûrîyân râ tâlibend! 3
Ateş (cehennem) ehli olanlar, ateş ehli olanları cezbeder, Nûr (cennet) ehli olanlar da, nûra mensup olanları ister! Asılları itibarıyla ateşten vücûda gelmiş ve âkibet olarak tekrar ateşe döndürülecek olanlar, hemcinslik gereğince birbirlerini bu âlemde cezbederler. Aynı şekilde peygamberler, evliyâlar ve müminler gibi nûrdan yaratılmış olanlar da birbirlerini talep ve arzu ederler.
Û ço mi hâned merâ men bengerem:
Lâyık-i cezbem-o yâ bed peykerem? 4

O madem ki beni çağırmakta, ben kendime bir bakayım: Acaba onun bu câzibesine lâyık mıyım, yoksa nâ-lâyık kötü yüzlü müyüm?
Mahbûb-i hakîkî (gerçek sevgili), kendisine icâbet edecekleri beklemektedir. Nitekim Kurân-ı Kerîm de buyuruluyor: “Allâh (son bulmaktan ve tüm âfetlerden) selâmet (ve kurtuluş) yurduna/Selâm (olan Zât’ın)ın (cennet gibi şerefli) evine/(sakinlerine, Allâh’ın ve meleklerin çokça selâm verdiği) selâm diyârına/ (tüm kullarını) davet etmektedir.” (Yûnus Sûresi, 25) *
Ama bu davete ancak lâyık ve ehil olanlar uyabilmektedir. İşte herkesin kendi aslına göre hareket ettiğinin bilinmesine rağmen, yine de umûmî ve genel çağrı yapılmaktadır. O zaman, ona uygun ve yaraşır olmayanlara nisbetle, bu da’vetin manası, bir nevi istihzâ ve alay kabilinden olmaktadır.5
Herkesin bulunduğu yeri hak etmesinin gösterilmesi için, ebedî yerleşimden evvel bu dünya bir imtihan yeri olarak seçilmiştir. Bu yüzden herkes kendi durumunu iyice değerlendirip, iyi ve iyiler ile uyum sağlama gayretinde olmalıdır. Zira insanoğlu evvelini bilmediği gibi sonunu da bilmemektedir, dolayısıyla korku ve ümit arasında bulunmaktadır.
Hazret-i Mevlânâ bizlere hikmet incilerini saçmakta:
İsm-i her çîzi ber-i mâ zâhireş,
İsm-i her çîzî ber-i Hâlik sıreş.
Her şeyin ismi bize göre, görünüşüne tâbidir,
Her şeyin ismi Hâlık Te’âlâ katında ise, sırrına göredir.
Biz hiçbir şeyin hakikatini idrak edemeyiz. Halbuki bütün âlemlerin yaratıcısı olan Allâh-u Te’âlâ her şeyin künhüne vâkıftır ve her şeyi bütün sırlarıyla en iyi bilendir.
Nezd-i Mûsâ nâm-ı çûbeş bud asâ,
Nezd-i Hâlik bûd nâmeş ejdehâ!

Mûsâ (Aleyhisselâm) yanında, sopasının ismi asâ idi,
Ama Hâlik (Yaratıcı) katında, onun ismi ejderha idi.
Hazret-i Mûsâ’nın elinde taşıdığı o sopanın hakikatinin ejderha olduğundan haberi yoktu. Yani Allâh-u Te’âlâ, “Ey Mûsâ! İşte sana! O sağ elinde olan da nedir?” diye sorduğunda,
Dedi ki: “Bu benim asâmdır! (Yorulduğumda, sürülerin başında durduğumda ve sıçrama anında) ona yaslanıyorum, onunla koyunlarımın üzerine yaprak düşürüyorum. Onda benim için diğer birtakım ihtiyaçlar da vardır(; yürürken onu omzuma atıp bazı eşyaları ona takarım, ona bağladığım iple kuyudan su çekerim, yılanları öldürürüm, vahşi hayvanları kaçırtırım ve dinleneceğim zaman kendisine bağladığım şeyleri gölgelik yaparım)!” diye bildiği mertebeden haber verip, (Allâh-u Te’âlâ) buyurdu ki: “Ey Mûsâ! Onu (yere) at!” diye emredince, emr-i İlâhi üzere, Böylece hemen onu atıverdi, birdenbire o, koşan bir yılan (oluverdi)! (Mûsâ (Aleyhisselâm) onun, ağaçları ve taşları yutan bir ejderhaya dönüştüğünü gördüğünde korkup kaçmaya başlayınca, Allâh-u Te’âlâ) buyurdu ki: “Al onu! Korkma! Muhakkak ki Biz onu evvelki şekline döndüreceğiz.” (Tâhâ Sûresi, 17-21) *
Bunun üzerine Mûsâ (Aleyhisselâm) o yılanı boğazından tutup eline aldığı anda, önceki gibi yine asâ olunca, asânın Allâh indinde olan ismini ve hakikatini müşâhede ederek, ârif oldu.
Bud Ömer râ nâm incâ butperest,
Lîk mü’min bûd nâmeş der “Elest”.

Burada Ömer’in ismi putpereset olarak anılmaktaydı, Ancak “Elest” âleminde ismi mümin olarak bulunmaktaydı. Hazret-i Ömer (Radıyallâhû anhü)’nün İslâm’dan önce nâmı, müşrikler arasında putperest idi. Fakat “Elestü birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim)?” sorgusunun olduğu âlemde, tâ ezelde onun nâm-ı şerîfi ‘mü’min’ olarak isimlenmişti. “Ferece’a’l-emru avden ilâ bidâyetihi (Sonunda iş bidâyetine döndü)” sözüne uygun olarak ezelde olan ism-i hakîkati, İslâm’a girdikten sonra âşikâr oldu ve Hakk’ın huzuruna imân-ı kâmil ile son buldu.
Bu yüzden Hazret-i Ali (Kerremallâhû vecheh): “Benim korkum sondan değil, baştandır” buyururlardı. Zira hâtime (son durum), ilm-i ezelîde olan geçmişe tâbidir.
Ânki bud nezdîk-i mâ nâmeş menî,
Pîş-i Hakk in nakş bud ki bâ menî.

Bizim indimizde ismi ‘meni’ olan şey,
Hakk Te’âlâ katında, insan sûretinde zâhir olmuş şekildeydi.
Hâsıl ân âmed hakîkat nâm-i mâ,
Pîş-i Hazret kân buved encâm-i mâ.
İşte, hakikatte bizim ismimiz de, Allâh-u Te’âlâ’nın nezdinde, sonumuza göre geçmektedir. İlm-i ezelî ne ise zuhûr edecek olan da odur.
Merd râ ber âkıbet nâmî nehed,
Nî ber ân kû âriyet nâmî nehed! 6

Allâh (Celle Celâlühû) insana âkibetine göre isim verir, Halkın taktığı ödünç isme göre değil!
Yani halk bazı kimseyi mü’min ve muvahhid olarak isimlendirir, ancak (Allâh’a sığınırız) âkibeti küfür üzere gider. Bazısına kâfir ve fâsık der ama Hakk Te’âlâ’nın lütfu ile sonu salâh, îmân, tevhîd ve yakîn üzere neticelenir. Şu halde hâtimede ne sıfatla vasıflanmışsa, Hakk Te’âlâ katında onun ismi, odur. 7
Hâce Ubeydullâh Ahrâr (Kaddesellâhü Sirrahü’l-Gaffâr)’dan aldığı Nakşî tasavvufunu, Mâverâünnehir’den Anadolu ve İstanbul’a, Seyyid Emîr Ahmed Buhârî (Kaddesellâhu Sirrahü’s-Sâmî) ile birlikte getiren ve gelişi rahmet bilinip, büyük bir kabul ve itibar gören ve Cenâb-ı Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin torunlarından Âbid Çelebi’nin de, kadılık hizmetini dahi bırakıp kendisine intisâb ederek hizmetine koştuğu Abdullâh-i İlâhî (Kaddesellâhu Sirrahü’l-Âlî) Hazretleri şöyle bir kıssa anlatmıştır: “Bir hırsız geceleri at çalıp satardı. Ömrünü böyle kötülükle berbat ederdi. Bir defâsında ise, bulunduğu şehrin en büyük âlimi ve evliyâsı olan zâtın atını çalmak için ahırına girmişti. Tam atı çözüp götüreceği sırada, ahırın duvarı yarılıp, içeriye bir nûr yayıldı. Bu nûr içinde, iki nûr yüzlü zât gözüktü. Hırsız bu hâli görünce, kendini hemen at gübrelerinin arasına atıp gizlendi ve korku ve telaşa kapılarak boğazına kadar gübre içine gömüldü. Bu sırada yarılan ahırın diğer duvarından daha parlak bir nûr gözüktü. Bu nûr arasından da, o zamânın kutbu ve evliyânın büyüklerinden olan ev sâhibi çıktı. Öncekiler onu görünce hürmet göstererek selâm verdiler. Ev sâhibi diğerlerine niçin geldiklerini sorunca; “Falan evliyâ arkadaşımız vefât etti. Onun yerine kimi tâyin edeceğiz? Size arzetmek istedik” dediler. Atların sâhibi olan zât da; “ Onun yerine, at hırsızını tayin ettik” dedi.
Soran iki zât da evliyâ olup ricâl-ül-gayb denilen velîlerden idiler. Bunlar at hırsızlığı yapmaya gelen kimsenin, gübreler arasına gömülüp saklandığını biliyorlardı. Hemen yanına varıp, onu gübreler arasından çıkardılar, gönlünü alıp, tebrik ederek kucakladılar. Atların sâhibi ve zamânın kutbu evliyâ zâtın da yanına gelip, elini öptüler. Sonra hep birlikte vefât eden arkadaşlarının cenâzesini kaldırmaya gittiler.”
Böyle nice günahkârlar olmuştur ki, vakti gelince ezeldeki yazısı karşısına çıkmış ve tövbe ederek temiz aslına dönmüş, hatta evliyâlar arasına katılmıştır. İşte, Ârifân hazarâtının yakınında bulunmak böyle aslına ulaşmaya ve Allâh’a dost olarak kavuşmaya en büyük vesîledir.
Ne ilmim var ne tâatım, ne gücüm var ne tâkatım,
Meğer senden inâyetim, kıla yüzüm ak Çalabım!

Dostça kalın!

 


DİPNOTLAR * Âyet-i kerîmelerin meâlleri: Mahmut Ustaosmanoğlu, Kur’ân-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsî 1 – İmâm-ı Rabbânî, Mektubât-i Rabbânî; c. 2, m: 23 2 – Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; cilt:2, beyit no: 81 3 – Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; cilt:2, beyit no: 83 4 – Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; cilt:2, beyit no: 90 5 – Ankaravî, Şerh-i Mesnevî: 2/14-15 6 – Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; cilt:1, beyit no: 1239-1245 7 – Sarı Abdullah Efendi, Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî; 2/180-181

Mevlâna’dan Esintiler Köşemizin Şubat 2008 sayısındaki yazıyı okumak için tıklayın…

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-02-28 (4087 okuma)

[ Geri Dön ]

Yayınlandı:  on at 8:54 pm Yorum yapın

Çanakkale Mektupları

Çanakkale Mektupları

Çanakkale Savaşı bir ümmetin diriliş ve direniş mücadelesidir. Orada savaşanların hepsi de bunun şuurundadır. Onlar Çanakkale’de neden can verdiklerini, bize bıraktıkları hâtıra, mektup ve destanlarında büyük bir îmân ve vecd ile anlatmaktadırlar.

Sık sık böyle söylüyordu bizim köyün Halil İbrahim Onbaşısı! O üç kıtada yedi ayrı cephede tam sekiz yıl beş devlete karşı savaşmıştı. Ne yıllık izne gitmişti, ne de sıla ziyaretine… O; Çanakkale destanını da yazanlardandı. O günleri ne de iyi hatırlıyordu. Ah bir dinleyebilseydiniz.
Konuşmasına, “Gâvur, Anafartalar’a çıkarma yapmıştı” diye başlardı ve şöyle devam ederdi; “Gâvurla aramızda yüz, yüz elli metre kalmıştı. Bir İngiliz yüzbaşı biraz öne çıkarak, bizimle konuşmak istedi. Karşısına çıkaracak zabitimiz kalmamış, hepsi şehit olmuştu. Sadece bir tane zabit vardı, fakat o da bize komuta ediyordu. Hemen bana, “Halil İbrahim Onbaşı! Yanına iki er al da, şu gâvurlar ne istiyorlar, bir konuş” dedi. Ben de yanımda iki er ile ileri çıktım. Gâvur zabiti önce İngilizce sert sert bir şeyler söyledi. Ben de söylediklerinin aynısını, anlamını bilmeden yalan yanlış telaffuzla ona iade ettim. Sonra o, fasih bir Türkçe ile “Bak onbaşı başınızda sizi temsil edecek bir subayınız bile kalmadı, bizimse her biri on binlerce asker taşıyan birçok savaş gemimiz var” dedi. Ben de; “Sizin olsa olsa elli-yüz geminiz vardır. Eh! Onların her birinde beş on bin askeriniz ya var, ya yok. Ya bizim; her bir askerimizin göğsü bir gemidir, orada sizin milyonlarca askerinizin bile durduramayacağı ve söndüremeyeceği bir iman vardır” cevabını verdim. İngiliz zabiti hiçbir şey söylemeden geri döndü. Bir de baktık ki, sabah İngilizler çadırlarını sökmüşler, geri gidiyorlar. İşte ben; “good by” lafını ilk orada öğrendim.”
Çanakkale Savaşını Kim Kazandı? Büyük şairimiz Yahya Kemal ne güzel de tesbit etmişti. “Biz tarih yapmaktan, yazmaya vakit bulamadık” diye… Çanakkale de öyle değil mi? İngiliz Başkomutanından, sıradan Anzak askerine varıncaya kadar bütün düşmanlarımız, Alman’ından Avusturyalısına bütün müttefiklerimiz Çanakkale ile alâkalı ciltler dolusu eserler, hatıralar kaleme aldılar. Ya biz? Bizse ne hikmettir bilinmez, deniz savaşları sırasında Enver Paşa’nın “bildirilerini”, kara çıkartmaları sırasında Mustafa Kemal’in askeri faaliyetlerini “Çanakkale destanı” olarak takdim etmekten başka bir şey yapmadık. Devrin idarecileri 1915’lerde Harb Mecmuası’nda, Çanakkale Savaşında hiç bulunmayan Enver Paşa’yı ve onun dostu Alman General Liman von Sanders’i kahraman ilan etmekten, 1924’te ise savaşın bütün kahramanlıklarının Mustafa Kemal’e ait olduğunu isbat için Donanma Mecmuası’nın 1915 tarihli nüshalarına; “Fevkalâde nüshalar” ilave etmekten başka ne yaptı? Çanakkale’yi iyi tahlile mecburuz. Her birimizin ailesinden muhakkak ki orada birer şehit vardır. Dahası orada 57. Alay gibi topyekûn şehit olan alaylar bile vardı. Kısacası Çanakkale’de herkes üzerine düşeni fazlasıyla yapmıştır. Onun için Çanakkale’nin bütün milletimize ait olduğunu hiç bir zaman unutmamalıyız.
Çanakkale Savaşı bir ümmetin diriliş ve direniş mücadelesidir. Orada savaşanların, can verenlerin hepsi de bunun şuurundadır. Onlar Çanakkale’de neden can verdiklerini bize bıraktıkları hatıra, mektup ve destanlarında büyük bir iman ve vecd ile anlatmaktadırlar.
Bir Askerin Siperdeki İlk Gecesi İsimsiz genç bir subayın cepheden kardeşine gönderdiği, orijinal nüshası Askeri Tarih Arşivin (ATESE)de bulunan bir vesikadan faydalanan bir yazarımız, siperde ilk gecesini geçirmekte olan bir subayımızın duygularını onun ağzından şöyle anlatmaktadır:
“Sevgili Kardeşim Müfit Necdet’e, Başlar göklere doğru uzanmış, dağların üzerinde kartallar gibi uçuşan bulutlar, altın kurdelelerle işlenirken muhitin sükûn ve sükût ile titreyen kalbinde, karanlıkları yaran, zulmetlere meydan okuyan bir seda yükseldi. “Silâh başına!…”
Bu emir bir kaç şahısta, bir kaç ağızda tekrar ederek, yansıdı. Artık gölgeler dolaşıyor, fısıltılar çoğalıyor, bazen kısa, sert ve keskin emirler duyuluyordu. Mahmur gözler, arslan yürekler, cesur yiğitler karşılaştıkça, bir nakarat gibi; “düşman taarruz ediyormuş” deniliyor ve bu cümleyi hafif alaycı bir tebessüm takip ediyordu. Hiç bir yerde, hiç bir kimsede olağanüstülük, heyecan görülmüyordu. Ölüme karşı gitmeye hazırlanan bu cesur kahramanlar üzerinde küçük bir tereddüt bile hissedilmiyordu. Yalnız sükûn ve intizamla çalışan, düşmana karşı koyacak, ölümle çarpışacak; fakat vatanı kurtarmaya azmetmiş, milletin namusuyla, Müslüman Türk’ün mukaddesatıyla eğlenen, küçük görmek isteyen düşmanı kahredecek, şanlı bir destan ve kahramanlık görülüyordu. Genç subaylar kılıçlarını kuşanıyor, azimkâr gözlerle düşman istikametindeki yıldızlardan haberler sezmeye uğraşıyordu.
Bunlar da benim gibi, hepsi de genç, hepsi de yeni terfî etmiş, henüz gençlik devresinin ateşli ihtiraslarını yenmeden, gençliğin zevk ve emellerine doymadan, vatanın bağrında alçalmış çizmelerle boşa yürüyen düşmana haddini bildirmek için, namuslarına tecavüz edilmiş millettaşlarının, hakaret görmüş kardeşlerinin intikamını almak için, din için, namus için, vatan için kendi istikballerini çiğneyerek yurdun istikbali uğrunda hudutlara koşmuşlardı.
Ay, doğudan nurlu saçlarını dökerek, altın ışıklarıyla yolumuzu aydınlattı. Kâinatın boşluklarında hüzünler, elemler dolaştı. Gözler ileride, tüfekler omuzda; herkesin kalbinde nur ve iman; fikrinde din ve vatan endişesi vardı. Bu duygularla dolu olarak komutanlarının izini takip ederek ilerliyorlardı. Uzaklardan duyulan bir kaç silâh sesi, gecenin sessiz hüznünü yırtarak etrafa dağıldı.
Önde cüretkâr adımlarla yürüyen dinç, vakarlı subaylar, arkasında gözleri vatanın her tarafına sokulmak isteyen düşmana; şimşekler ve ateşler saçan bir kıt’a. Bunlar ayaklarının hareketiyle meydana gelen küçük, hafif çıtırtıları duymayarak, mehtabın ışıklarından sabahın olduğuna hükmeden, bülbüllerin ötüşlerine asla ehemmiyet vermeyerek, etrafın yeşil ormanlıkları arasından gösterilen istikamette düşmanı kahretmek için ilerliyordu. Sert, kısa ve emredici bir ses, gecenin mahmur karanlığı üzerinde uçuştu: “İstikamet 34 nolu müdafaa noktası!…”
Başlar sola, ayaklar sola, mangalar sola döndü. Artık yüksek, çetin, çakıllı, manalı bir dağ tırmanılıyordu. Mesafenin verdiği yorgunlukla terleyen yüzümü, beyaz “Mim” markalı mendile silerken, kalbimde saklayamayacağım bir acı duydum. Ruhum ezildi. Gözlerimde hayaller, beynimde birer birer mazinin tatlı hatıraları dolaştı. Batıya döndüm, İstanbul’un beyaz ufuklarına doğru üç senedir hasret çektiğim bir mevcudiyetin hayaline yemin ettim. “Vatanı düşman ayakları, camileri haç gölgeleri altında görmektense; genç hemşirelerin namuslarının ayaklar altına alınmasına, ihtiyar annelerin beyaz başörtülerine hakaret edilmesine razı olmaktansa, senin; özellikle senin, ey güzel hayal; düşman kucağında çırpındığını duymaktansa, şu yüksek tepenin bulutlara karışmış zirvelerinde bayrağım gibi kırmızı kanlara boyanarak ölümü isterim” dedim. Ettiğim bu yemini uzaklardan duyulan düşman mermilerinin boğuk sesleri takip etti. Yüksek, hâkim semâlara karışan tepenin oyulmuş bağrında girdiğimiz siperlerden; önümüzde gümüş pırıltılarla akan derenin parıltısı; tabiatın mehtap ile konuşması sanki görülüyor ve yakından hissediliyordu.
Önümüz toprak, arkamız toprak, her yanımız toprak ve kim bilir ihtimal bir kaç saat sonra büsbütün bu topraklara gömülmek için, bu hayata veda edecektik. Fakat hayır! Mukaddesatımı çiğnemek isteyen, Kâbe’me haçlar yerleştirmek isteyen, bu sefil düşman leşlerinden kan âbidesi ve zafer takları teşkil etmeden inşaallah ölmeyeceğim. Gözlerimde beyaz ve güzel bir hayal, ellerimde ölüm püsküren küçük ve yuvarlak bombalar olduğu hâlde yürüdüm ve atıldım. İlk bombayı sevgilim nâmına ateşlerken batıya, onun diyarına bulutlarla selâmlar, hürmetler yolladım.” Çanakkale bir cihattır. Orada sadece Anadolu ve Trakya’dan değil İslam coğrafyasının her yerinden gelenler savaşmış, zafere tüm İslam ümmeti sevinmiştir. Cava adalarının merkezi Batavya’dan Arjantin’in başkenti Buenos Aires’e, Sibirya eteklerindeki Ufa’dan Güney Afrika’daki Cape Town’a varıncaya kadar her coğrafyada yaşayan Müslümanlar Çanakkale zaferi için camilerde dua etmişler, şehitler için hatm-i şerifler okumuşlar, şehit aileleri için yardımlar toplamışlardır. Cepheye koşanlar da Osmanlı coğrafyasının her tarafından gelmişlerdir. Gelenlerin birçoğu da şehid olmuştur. Bu gün Çanakkale’de onlardan birçoğunun mezar kitabesi bulunmaktadır. “ Bağdat.. İbrahim oğlu Vehbi..
Doğum: 1890. 25 Yaşında.. Saray Bosna.. Veli oğlu İsmail.. Doğum: 1891. 24 Yaşında.. Halep.. Ahmet oğlu Bilal.. Doğum: 1894. 21 Yaşında.. Bükreş.. Mehmet oğlu Hüseyin.. Doğum: 1892. 23 Yaşında…”
Şam’lı Bir Şehid Anasının Enver Paşa’ya Mektubu Onlar gibi Çanakkale’de şehit olanlardan biri de… Alay’ın Birinci Tabur Dördüncü Bölük Kumandanı Şam’lı Rıza oğlu Ali Haydar Efendi idi. Bu gün Suriye’nin başkenti olan Şam’da yaşayan şehid yüzbaşının annesi Münire Hanım, Başkumandan Vekili Enver Paşa imzasıyla kendisine gönderilen karttan oğlunun şehadet haberini alınca; haberi büyük bir metanetle karşılamış ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya 22 Ekim 1915’de şu cevabı göndermişti:
“Bismillâhirrahmânirrahîm ve bihî nesta’în “İnnâ fetahnâ leke fethan mübînâ…”(Fetih/1) “Nasrun minallâhi ve fethun karîb ve beşşiri’l-mü’minîn.” (Saff/13) Muzaffer Osmanlı Ordusu’nun, Şanlı Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya!
Devletli Efendim; 8 Ağustos 1914 – 26 Temmuz 1915 tarihinde Çanakkale sahne-i harbinde Seddülbahir Kanlısırt mevkiinde, şehâdet mertebesine ulaşan… Alay’ın Birinci Tabur Dördüncü Bölüğü Kumandanı oğlum Ali Haydar bin Rıza Efendi hakkında gönderilen tebşirnâmeniz elimize ulaştı. Bir şehid annesi olmaklığımdan ve oğlumla beraber, bu necib milletimizin intikamını alacak olan ve onun hakiki ailesi olan şanlı ordumuzun kazandığı muvaffakiyetinden dolayı, en samimi duygularımla mesûdum ve iftihar ediyorum. Vatanın yükselmesi uğrunda gayret ve dirâyeti ile bütün cihânı hayrette bırakan asker evlatlarımıza ve kardaşlarımıza muvaffâkiyetlerinin artması için dua ediyorum. Bu duygularla bütün ma’iyyetinizle beraber teşekkür ve hürmetlerimi arz eylerim.”
Hastanedeki kahraman gazinin tabur komutanına yazdığı mektup;
“Muhterem Komutanım,
Sağ kolumu kaybettim, zararı yok, sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni üzen şey; yaramın hâlâ kapanmamasından dolayı kıt’ama katılamamam ve düşmanla çarpışamamamdır. Hastaneden kurtularak, bir an önce halen devam eden harbe iştirak edemediğim için, beni mazur görünüz, affediniz, muhterem komutanım.”
İnanıyoruz ki, Mehmet Çavuş’u komutanı affetmekle kalmamış, böyle bir askere komuta ettiği için Rabbine şükür secdesi yapmıştır.
Ya bizler, bu günkü hâlimizle, Çanakkale şehid ve gazilerine layık mıyız? Acaba onlar bizi affedebilecek mi? Çanakkale Zaferinin hakiki mânâsını anlamak, bu soruya verilecek cevapla doğrudan alâkalıdır. Onlara layık olmak demek; ancak Çanakkale ruhunu taşıyan “Âsım’ın Nesli” olmakla mümkündür. Ne mutlu bu rûhu yaşayan ve yaşatan
Ümmet-i Muhammed’e!…

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-03-27 (302 okuma)

[ Geri Dön ]

Yayınlandı:  on at 8:53 pm Yorum yapın