Türkiye’nin yeni ‘Lokman Hekimi’…

Türkiye’nin yeni ‘Lokman Hekimi’…
30 yıl bitkileri araştırdı ve geçtiğimiz yıl bitkilerden bir ilaç buldu. Bulduğu ilaç nedeniyle devlet onu koruma altına aldı. İşte o müthiş ilaç ve ayrıntılar…
Pazar, 23 Kasım 2008 11:46
30 yıl bitkileri araştırdı ve geçtiğimiz yıl bitkilerden bir ilaç buldu. Bulduğu kan kaybından ölümleri engelleyen ilaç nedeniyle devlet onu koruma altına aldı.

Hüseyin Cahit Fırat, üniversitede iktisat okuyup iş dünyasına atılan bir işadamıydı… Bir otomobil firmasının Türkiye mümessili olarak yıllarca çalıştı, sonrasında hayatını 30 senedir araştırdığı bitkiler değiştirdi. Yıllarca üzerinde çalıştığı bitkilerden geçen yıl sonuç aldı ve bir ilaç buldu. Sağlık Bakanlığı’ndan izin alınarak, bu ilacın tampon şeklinde mendili, sıvısı ve diş tedavisi için iğne ampulü gibi versiyonları üretildi. Hepsinin ortak özelliği kanamayı durdurmasıydı.

İlaç geçen yıl piyasaya çıktı, cerrahlar bu ilacı hastanelerde kullanmaya başladı. Örneğin; İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sezai Yılmaz, Turgut Özal Tıp Merkezi’nde yaptığı karaciğer nakillerinde kanamayı durduran bu ilacı kullandığını belirterek ‘Son derece olumlu etkisini gördüm. Etkisi yüksekti. Şimdi bu ilaçla ilgili karşılaştırmalı olarak bir bilimsel çalışma yapmayı düşünüyorum’ diyor.

İlaç piyasaya çıktı ama Fırat’ın çalışmaları sona ermedi… ‘Acaba kansere çare bulabilir miyiz?’ diye doktorlarla bilimsel çalışmalarını sürdürüyor. Hatta kongrelerde bu çalışmaları bilim insanlarına sunuyor. Prof. Dr. Osman İlhan, geçtiğimiz aylarda yapılan bir hemotoloji kongresinde Fırat’ın şirketinin kanserle ilgili yaptıkları çalışmaları sunduklarını belirterek şunları söylüyor: ‘Hazırlanan formülün laboratuvarda tüp camda kanser hücresi üzerindeki etkisi büyüktü. Bunlar çok olumlu gelişmeler ama bu etkinin kesin olduğunu kanıtlamak lazım. O nedenle önce hayvan, sonra insan üzerinde uygulanması için Sağlık Bakanlığı Etik Kurulu’ndan izin alınması gerekiyor.’

Fırat’ın şirketinin bir başka çalışması ise hastane enfeksiyonuyla ilgili. Bu konuda Prof. Dr. Metin Yerebakan ile çalışılıyor. Yerebakan, patojenlerin bulaştığı yerlerde, koruyucu nitelikli özel boya geliştirme çalışmalarının sürdüğünü söylüyor.

TIP FAKÜLTESİNDE OKUMADI

İşte Malatyalı, 56 yaşındaki işadamı Hüseyin Cahit Fırat’ın üzerinde çalıştığı konular bunlar… Son derece mütevazı ama hastalıklara çare arama konusunda cesur. Asıl bombasını önümüzdeki Temmuz ayında yapacağı basın toplantısında patlatacağını söylüyor ama ser veriyor sır vermiyor. Bir süre önce gırtlak kanserini yenen Fırat, tehlikelerden korunmak için altı devlet korumasıyla dolaşıyor.

Onu yakından tanımak ve çalışmalarını öğrenmek üzere kapısını çaldık… İşte anlattıkları…

- Nasıl bir çocukluktu?

- Çok iyi bir çocukluk geçirdim ama sonrası o kadar iyi olmadı sanırım. Amcamın Türkiye’deki 1950’de ilk uçak kazasında ölmesi, babamın İstanbul’a kahredip Malatya’ya gitmesi… Sonrasında iyi bir eğitim aldım. Beş kardeştik. İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü’nü bitirdim. İyi ki tıp fakültesini seçmemişim çünkü bugün yaptıklarım olmazdı.

- Neden olmazdı?

- Hocaların yazdıkları dışına çıkamıyorsunuz. Ben onun dışına çıkarak bir şey yaptım. Ayrıca tıpla ilgim yoktu.

- Bu ilacı nasıl buldunuz?

- Benim bir hocam vardı, adı Ahmet Düvenci. Uzun yıllar Belçika’da yaşamıştı. Kokular üzerine çalışıyordu. Ben 30 yıldır bu işle uğraşıyorum, o ömrünün çoğunu bu işe harcamıştı. Onunla birlikte çalıştım, onun formülüyle kendi formülümü karıştırdım. Onun formülünde bazı şifreler vardı onlar çözülmemişti. Benim formülüm onun şifrelerini çözdü.

- Neden bitkiler üzerinde çalışıyordunuz?

- Dedemin bitkilerle uğraşıları vardı. Belki de ondan ilgim. Bu bitkiler oluştuktan sonra öyle bir farklı işleme giriyor ki işte o noktada dünya allak bullak oluyor. Yapılış tarzında her şey değişiyor. O yüzden diyorum bulana patentini vereceğim. Buna kocakarı ilacı diyen var, değil. Sonuçta tüm ilaçların kökeninde bitki vardır ama bu onun dışına çıkıyor.

- Peki kanamayı kesen bu ilaç ne zaman doğdu?

- Beş yıl önce kontağı çevirdim. Sağlık Bakanlığı’ndan ruhsat aldık, ambalajı yaptık, bir yıl önce piyasaya çıkardık. İlacı Türkiye’de üretiyoruz, Ankara ve İstanbul’da fabrikalarımız var.

- Tek başınızdaydınız, zorlandınız mı?

- Tabii ki zorlandım. Önceleri kimse inanmıyordu, rüya gördüğümü düşünüyordu. Yakın çevrem her zaman destekledi. Evde parmağı kanayan bu ilaçla kanamayı durduruyordu.

- İlaç araştırmaları pahalı bir iştir ve uzun yıllar gerektirir.

- 30 yıl süren araştırmamda ne kadar para harcadığımı hatırlamıyorum. Halen de çalışmalarımız sürüyor. İlacın etkisini görmek için, yurtdışından bir virüs satın alıyorsunuz, fiyatı 5 bin dolar. Sonuçta bu şirketin ortakları var.

- Hep şöyle bir tartışma var. Aslında kanserin çaresinin bulunduğu ama o sektördeki parayı kaybetmemek için ilaç firmalarının buna engel olduğu söylenir.

- İlaç firmaları çare olan bir şeyi yapmıyorlar iddiasına katılmıyorum. İlaç bulmak çok zor bir iş, pek çok bilimsel kuruldan, araştırmadan geçmesi gerekiyor. Kansere çare bulmak kolay değil. Kanser çok iddialı bir konu. Kanserle ilgili çalışmalarımız sürüyor. Bunları şu an açıklayamam çünkü tam netleşmedi ama çok umut verici gelişmeler elde ettik. Öte yandan. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı ile ilgili de çalışmalar sürüyor.

 - İlaç, yurtdışında satılıyor mu?

- CE belgesi için çalışmalar tamamlandı. Birçok ülkenin sağlık bakanlıklarına başvuruda bulunduk, yanıt bekliyoruz.

- İlk başladığınız yıllarla şimdi arasında ne fark görüyorsunuz?

- Çok mutluyum. Daha az insan kan kaybından ölecek. Daha az çocuk annesiz babasız kalacak. Kan anonsları azalacak.

- Formülü getirene patenti vereceğinizi söylüyorsunuz. Size bir şey olursa formül ne olacak?

- Bu şirketin ortakları var ve formül onlarda da var. İki çocuğum bu şirkette benimle çalışıyor.

***

Kanserle ilgili çalışmaları da tıp kongrelerinde büyük heyecan yaratan Fırat, gırtlak kanserini yendiğini gururla anlatırken asıl buluşunu temmuz ayında açıklayacağını söylüyor

- Bu ilacın hammaddesi güzellik sektöründe işe yarıyor mu?

- Bir krem üzerinde çalışıyoruz. Sağlık Bakanlığı’ndan ruhsatını da aldım, çevremdeki tüm kadınlar bu kremi kullanıyor.

- Nasıl bir krem?

- Hücreleri yenileyen bir krem. Londra’daki Pahsa adlı kliniğe gönderdim, önce bakmadılar. Para istediler araştırma için. ‘1 lira vermem, bakıyorlarsa baksınlar’ dedim. Sonra araştırmayı para almadan yaptılar. 26 gün kullandılar ve yüzde 62 düzelme oldu. Hemen üretelim dediler.

Anti aging etkisi var…

Anti aging’in kralı (gülüyor).

- Kremi siz kullanıyor musunuz?

- Ben kullanmıyorum, iki yıl sonra başlayacağım (gülüyor). Eşim kullanıyor, yaşını söylediğinde kimse inanmıyor. Bu krem aynı zamanda doğum izini, selüliti de azaltıyor.

- Ne zaman piyasaya çıkacak?

- Krem çok uğraşı isteyen bir iş. Türk malı deyince halen bir önyargı var. Fransızlar satın almak istiyor. Ne yapacağıma karar veremedim.

- Başka ilaçlar üzerinde çalışıyor musunuz?

- 35 ayrı dalda çalışma yapılıyor. Örneğin hastane enfeksiyonu. Osman Yağmurdereli, eski bakanlardan Veysel Atasoy hastane enfeksiyonundan hayatını kaybetti. En son Ankara’da ölen bebekler. Onları görünce çalışmaları hızlandırdım. Hastane enfeksiyonu tüm dünyada öldürüyor. Biz bir solüsyon üreterek, bunu boya içine katarak bu sorunu çözmeyi hedefliyoruz.

- Nasıl olacak o?

- Halen üzerinde çalışıyoruz. Avrupa’dan 8 bin euro’ya ölmeyen bir virüs getirdik. O virüs üzerinde de çalıştık. O virüsü bile yok etti. Bu solüsyonu duvar boyası içine katıp da hastane odalarının duvarı iki yılda bir boyandığında sorun ortadan kalkacak. Halen çalışmalarımız sürüyor. Üç-dört ayda deneyler tamamlanır. Her şey yolunda giderse, piyasaya çıkaracağız.

- Kaçıralabilirim de öldürülebilirim de

- Hüseyin Cahit Fırat ile röportaja gittiğimizde kendimizi adeta film setinde hissediyoruz. Kapıda bizi korumalar karşılıyor, Fırat’ın yanına gitmek için pek çok kapıdan geçiyoruz. Merak ediyoruz ve soruyoruz…

- Bu kadar çalışma sonucu tehdit alıyor musunuz?

- Hayır almıyorum.

- Ama korumalarınız var…

- Altı korumam var, devlet koruması. Güvenlikte çalışanlar, her ihtimale karşı talep etmişler.

- İhtimal dediğiniz nedir?

- Kaçırılabilirim, öldürülebilirim… Sonuçta yaptığım iş birilerini rahatsız edebilir. Ürettiklerinizle bir diğerinin yaptığını atıl hale getiriyorsanız kimse sizi sevmez.

- Sizin hastalığınız ne zaman ortaya çıktı?

- Her gün doktorlarla birlikteydim. Şarkılar söyleyen, ut çalan insandık. Çok da güzel sesim vardı. Altı yıl önce bir gün sesimde bir sorun oldu ve doktorlar ameliyat dediler. Üç yıl boyunca evdeydim, konuşamadım. Sadece hastaneye kontrole gidiyordum.

- Nasıl anlaşıyordunuz insanlarla?

- Yazarak ve telefonda mesaj çekerek. Şimdi mesaj çekmekten nefret ediyorum.

- Peki iyileştiniz mi?

- Hastalığımın eseri kalmadı. Ama konuşma durumu ne zaman düzelir bilmiyorum.

- Geçtiğimiz günlerde yeni bir buluş açıklayacağınızı söylediniz, nedir o?

 - Şimdi açıklayamam, halen çalışıyoruz. 100’ün üzerinde bilim insanının hizmet verdiği bir kurum oluşturduk. Kocakarı ilacı olayı hafifletiyor. Bunu böyle değerlendirmek yerine, benim kadar sahiplenmeleri gerekiyor. Bu artık Türkiye Cumhuriyeti’ne mal olmuş bir şey. Daha dikkatli kelimeler seçilmesi gerekiyor. Son dört beş yılın en önemli tıp buluşu, Nobel’e aday olmalı gibi laflar ediliyor. Türkiye’de pek çok üniversitede bu ilaçla ilgili araştırmalar yapılıyor. Birinde yanıkla ilgili, diğerinde kırışıklıkları gidermek için, dişle ilgili çalışmalar yapılıyor. Yani bu ilacın kan durdurma etkisinin dışında başka etkileri de araştırılıyor.

- Nobel ödülü alır diye görüyor musunuz?

- Az bile kalır, çağın olayı. Çok büyük etki yaratacak.

- Nasıl yani?

- Temmuz ayında yeni buluşumuzu açıklayacağız, dünya iki kere sallanacak, yedi şiddetinde deprem olacak.

Published in: on Kasım 23, 2008 at 10:01 pm  Yorum yapın  

Eşarp modası ve Alman kadını

Eşarp modası ve Alman kadını Yazdır Arkadaşına gönder
Medya Makale
Salı, 13 Mayıs 2008
trban2_copy.jpg  

 

Sanki ruj pazarlıyorlar. Çilek kokulu, portakal kokulu eşarplar. İşportacılar tesettüre el atınca ortaya komik ve seviyesiz tesettür defileleri çıkmakta. Milli Gazete Köşe yazarı Mine Alpay Gün isyan etti.

 

Eşarp modası ve Alman kadını

Sanki ruj pazarlıyorlar. Çilek kokulu, portakal kokulu eşarplar. İşportacılar  tesettüre el atınca ortaya komik ve seviyesiz tesettür defileleri çıkmakta.

Örtü bir anda “dış giysi”, “ iç giysi” gibi algılanıp, kavramsal olarak içi boşaltılıp bir “ baş çamaşırı” gibi işportaya düşüyor:

En naylonu, su geçirmezi, ütü istemeyeni, çikolata kokulu eşarp burada ilanları her geçen gün kültürel bağlamda yaşadığımız gerileme serüvenini biraz daha anlatmakta.

Ucuz Çin mallarının istila ettiği çarşı pazarı bu kez içi boşaltılmış bir tesettür kavramı da işgal etmekte.

Keşke, örtü siyasidir diyenler haklı çıksa idi.

Keşke Türkiye kadınının pek çoğu İslamcı olduğu için taksa idi.

Ya da samimi dindarlar ve günün modasına takılanlar ayrımına varabilse idi her meraklı göz.

Oysa yok böyle bir şey.

Filistinli başı örtülü gerilla Leyla Halid’in yurdunun özgürlük direnişine yaptığı katkıyı kim umursar ki buralarda.

Hele okumayan, magazinle beslenen, arabesk dinleyen kızların başlarında limon kokulu eşarplarına uygun rujları gördükçe.

Geçenlerde bir arkadaşım, “Ortalıktaki bu kadar lümpen örtülüye tahammül edemiyorum, eğer Allah’ın emri olmasa idi, şu örtüyü başımdan çıkarırım” dedi, hiç şaşırmadım.

Gelecek nesillere örnek yine Anadolu kadınında.

Erzurum’ un ihramını, Rize’nin keşanını, özgün Konya atkılı şalvarını bir kez daha saygı ile selamlıyorum. Çok uzaklara bile gitmeyin.

 Evrensel kadın örtüsünün ne olduğunu anlamak için Ayasofya’ya gidip mozaiklerde 1500 yıldır sizi hüzünle seyreden Hz. Meryem’ in tesettürüne bir bakın.

Asaleti fark edin.

Bugün kimilerinin işine gelmeyip “kara çarşaflı” diye burun büktüğü kıyafeti onurla taşımakta Meryemana.

Son günlerde Hilmi Ziya Ülken’in bir kitabını okuyorum: İnsan Meddücezri serisinden “Yarım Adam”.1941 yılında basılmış nüshası elimdeki.

Roman 1919 sonbaharı ile başlar.

Almanya’dan dönen genç adama, yakın çevresindekiler sorular sorarlar.

Romanın kahramanı soruyu soran kadının mübalağalı giyinişine bakar:

“Kıyafetleri göze çarpacak kadar sadedir. O başkalarından çok kendi için giyinmeyi tercih eder. Bazı hanımlarımız gibi, onun başlı başına bir elbise derdi yoktur”. Fakat alayla karşılaşır:

- Desenize, bu kadınlar süslenmesini bilmiyor.

- Hayır! İyi ve güzel yaşayabilmek için, bu işleri en az üzücü hale getiriyorlar.

- Bence kibar kadın, herhalde iyi giyinmesini bilmeli.

- Şüphe yok! Kimseyi itham etmemek için, size yakınımdan bir misal getireyim:

Akrabamdan birinde misafirdim. Bir kır eğlencesine hazırlanıyorduk. Ev sahibi hanımın yeni kostümleri henüz terziden gelmişti. Hanım, pembe çiçekli ince bir kumaştan yapılmış bu yazlık fantezi elbisenin kendine çok yakıştığından, oldukça neşeli ve mağrur görünüyordu. Hepimiz giyinmiş onu bekliyorduk.

O bizden evvel başladığı halde, tam çıkacağımız sırada birden geri döndü; ayna karşısında hırçınlaşarak soyunmaya kalktı. Başörtü ve maşlahın bu renge uymadığı bahanesile eski esvaplarından birini giymek istedi. Fakat artık bir kere iş çileden çıkmıştı. Bütün dolap boşalarak, sinir buhranı içinde hepsi birer defa tecrübe edildi. Boş yere bu kadar üzüldüğünü bize göstermekten utandığı için, odasına kapanıp hüngür hüngür ağladığı, kocasile içeride adeta uzun ve harab edici münakaşalara girdiği şüphesiz misafirlerden kimsenin gözünden kaçmamıştı… Ama Alman kadını fikir kadınıdır… En basit bir aile de kızlarına tam insani kültür vermeye çalışıyor. Bulunduğum pansiyonun oda hizmetçisi lise mezunu bir kızdı. Bana Wagner’den bahsediyordu.”

Bizde de hizmetçi değil, zenginlerin bile kitap okumadığı bir düzlemde artık başı açık ya da kapalı hep birlikte düşmüşüz bir kıyafet derdine, okumamaya yemin etmişiz.

Kimi bluzuna uygun oje seçerken, kimi de eşarbına uygun ruj sürmekte; biraz daha birbirimize benzeyerek yaşayıp gidiyoruz işte.

Alman kadını, Hilmi Ziya Ülken’in gördüğü yıllardan yaklaşık yüz yıl sonra hâlâ kafasını kaldırmadan kitap okuyor. İşte aramızdaki en büyük fark bu.

Haber5

Published in: on Mayıs 13, 2008 at 7:33 pm  Yorum yapın  

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi? • No Comments

Ölümün sizi nerede bulmasını isterdiniz ? Hangi ortamda, hangi mekânda? Ya da hangi belde de vermek isterdiniz son nefesinizi ? Size sorulan bu soruya cevap olarak hemen, – ya durup dururken ölüm de nereden çıktı şimdi, ben henüz ölmek istemiyorum ki mi dediniz yoksa? Yoksa öldükten sonra ne fark eder ki, nerede ölürsen öl diye mi geçirdiniz içinizden ? Ya da daha önce hiç aklınıza gelmemiş miydi bu soru ? Ama bir anlık gelseydi ve bir anlık cevap vermek zorunda kalsaydınız ne derdiniz diye bir düşünün ? Ölüm anınızı, o anki ahvalinizi ve mekanınızı düşleyin hemen şimdi;

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Secdeye vardığınızda ölmeyi düşlediniz mi hiç ? O anda, O’na en yakınken O’na varmayı hayal ettiniz mi ? Ya da bunu neden hayal ettiğinizi düşünüp de hüzünlendiniz mi bir anlık da olsa ?…
Belki pek çok şeyin bilincinde olarak, en iyi dostunuzun kollarında, seccadede can vermek istediniz, belki secdede bir an için boş bulunup, ettiğiniz tevbelerin kabul olunduğu hissine kapılıp istediniz ölümü… Belki de Rabbinize, sizi yanına günahsızken almasını niyaz edecektiniz de, secdede yapılmış bir tevbenin ardından aklınıza geliverdi bu Belki hiç istemediğiniz ve deliler gibi korktuğunuz bunun aksi olan durum aklınıza geliverdi de ondan Günahkar, tevbeden aciz kalmış, günahlarında ısrar etmiş ama tevbe etmeye fırsat bulamamışken alındığını düşündünüz ruhunuzun ve hemen o anda ölmek istediniz, kimbilir.Asıl duanız buydu belki de Rabbim günahlarımı bağışlar bağışlamaz al ruhumu yalvarırım! Beni huzuruna günahlarımla alma ! Alma ki o halde nasıl çıkarım huzuruna Rabbim, nasıl…? Hangi yüzle? diye yakaracaktınız da, aklınıza ölüm geliverdi o biçarelik içinde ve arzuladınız ölümü.

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Hiç kendinizi Beytullah’ın önünde yere kapanmış düşünüp, ihramınızın kefen olmasını, O Mübarek Zatın (S.A.V.) ayak bastığı yere başınızı koyup can verdiğinizi ve daha önce bunun kadar güzel bir hayal kurmadığınızı idrak edip ağladınız mı ?

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Ya da bazen, arasıra da olsa, sırf secdede can vermek, O’na en yakın olduğunuzu idrak ettiğiniz ve o en aciz, en cahil, en gafil halinizle dahi Rahmetini üzerinizde hissettiğiniz bir anda ölmek niyetiyle, böylesi bir teslimiyet içinde başınızı secdeden hiç kaldırmak istemediğiniz olur mu?…

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Başınızı secdeden kaldırmadan O’nu kaldırdığınızda yine bir sürü yanlış amel işleyecek olduğunuz ve yine O’nun istemediği bir sürü günaha bulanacağınız, bu kez O’nun huzuruna daha günahkar bir başla geri dönecek olduğunuz aklınıza geldikçe, utancınızdan daha bir gömüldünüz mü hiç seccadenizin içine…? Rabbin rahmetine sığınır gibi, affına sığınır gibi sarıldınız mı hiç O’na?
Ya da en azından, başınız secde yerinde iken, o başınızı önünde eğilmeye layık gören Rabbinize şükretmek için, aslında hep secdede kalmanız gerektiğini anımsayıp, secdelerinizi biraz daha uzattığınız olur mu arasıra da olsa…?Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Sizin de seccadeleriniz ıslanır mı bu düşünceler içinde? Tevbeleriniz kuru kuru mu gider yoksa Rabb katına? Rabbin verdiği, gözyaşı nimetine bulanamadan mı? Yoksa bir damlayı esirger misiniz siz O’nu verenden, hem de size o bir damla gözyaşı karşılığında mağfiretini müjdelemişken? …

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Bitip tükenmeyen günah yükünüzün altında ezilirken, üzerinize çullanmışken tüm kusurlarınız, seccadeye gömülmek, ona gömülmeye mahkum olmak ancak bir hediyedir, orada can vermekse bir lütuftur diye düşünüp, buna layık olmak arzusuyla dolup taştığınız olur mu hiç?

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Yapmayanlar, yapamayanlar, yapmak nasip olmayanlar çoğunlukta iken, acizlerin acizi olarak, belki de hiç hakkınız yokken size nasip olunan kulluk etme nimetini düşündünüz mü hiç? Düşünüp te doğru düzgün yerine getiremediğiniz amellerinizin kusurlarını aklınıza getirip utandığınız, utancınızdan ancak başınız yerde tevbe edebileceğinizi anlayıp, çaresizlik içinde bunu yapmaya çabaladığınız oldu mu? Ya da başınızı kaldırmaya yüz bulamadığınız Resulullah (S.A.V.) Efendimizin: “Rabbiniz Hayy’dir, Kerim’dir. Kulu duâ ederek kendisine elini kaldırdığı zaman, O, ellerini boş çevirmekten istihya eder.buyruğunu işittiğinizde, O Yüceler Yücesi, dua edenlerin ellerini boş çevirmekten haya ederken, ben O’na karşı nasıl başımı kaldırıp ta af dileyeyim, isteyeyim, bendeki bu hayasızlık ile Rabbime nasıl el açıp dua etmeye yüz bulayım diye düşünüp, bunu hak etmediğinizi idrak ettiğiniz anlarda secde yeri en samimi sırdaşınız oldu mu sizin de?

Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
İmam Zeynul Abidin (r.a)’ın, namaz için ayakta durmaktan ayakları şişen Resulullah(sav)’e sorduğu, Senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını Allah Teala, bağışlamış olmasına rağmen neden bu kadar kendini zorluğa düşürüyorsun? sorusuna aldığı, Acaba ben şükür eden bir kul olmayayım mı? cevabını okuduğunuzda düştüğünüz o acı duygu aleminde kendiniz için, Ya Rabb! Yetiremediğim ve yetiremeyeceğim şükrüm için beni affeyle, beni de şükretme gayretindeki kullarından eyle! diye dua etmek, şükreden kullardan olmak ümidi ile ettiğiniz secdelerden birini yaparken, en azından bu niyet ve ahval üzere iken can vermek saadetini tatmayı ne kadar isterdiniz değil mi? Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Resulullah (S.A.V.) Efendimizin, kendisinin iste buyruğu üzerine, Rabia b. âlik el Eslemi(ra)’ın
Cennette Sana arkadaş olmak isterim. sözlerine, çok secde ederek kendin için bana yardımcı ol” diye icabet ettiği aklınıza geldikçe, O’na, O Güzeller Güzeline, O Güller Sultanına arkadaş olacaksam, secdeden başımı kaldırmamaya razıyım, hatta bunun için orada can vermeyi dilerim ama.. diye diye bir sürü ah çekip, iç geçirdiğiniz secdelerden birinde ömrünüzün son bulması, sadece bu hasret ile göçmek dahi, ne büyük bir saadet olurdu öyle değil mi? Siz hiç secdede ölmek istediniz mi?
Secde O ki O’na en yakın yer, o ki O’nun en sevdiği dua mekanı, o ki Resulünün, Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise (secdede) duayı çok yapın.” diyerek bunları ifade buyurduğu manevi buluşma diyarı.Allah’ım (c.c.) ben ona layık değilim ama başka gidecek yerim yok. Sen’in yüceliğin karşısında aczimi anlatabileceğim tek mekandır orası
Beni de kabul et, şu günahkar başı da yolunda koparılan bir baş olamasa da hiç olmazsa secdende can versin. Sadece başım değil Sana her hücrem secde etsin, her hücrem tevbe etsin.Sonra kaldırsam da yerden başımı, ruhum hep secdede kalsın Ruhum hep secdede kalsın.Allah (c.c.) Canımızı Secde Halinde İken Alsın…!
Azrail (a.s.) Secde Halinde İken Gelsin.İnşaallah, Amin…!

Published in: on Ağustos 7, 2007 at 5:59 am  Yorum yapın  

Ve Allah Suyumuzu Kesti

Ve Allah Suyumuzu Kesti
28/05/2007

Bekir Coşkun

Ve Allah suyumuzu kesti…

Ve Allah suyumuzu kesti…

“NE yapıyorlar bunlar?” dedi yaratan.

Ona kadastro raporlarını götürdüler:

- Tam 72 gölü kurutup kimisini tarla olarak köylülere dağıtmışlardı seçim zamanı… Kimisinin içine kooperatif evleri yaptılar, kimisinin içine havaalanı…

- İçmesuyu havzasındaki korulukları, ağaçları kesip oraya Formula-1 pisti kurdular.

- İstanbul’un su tutan ormanlarından en görkemli ikisinin ortasını açıp sülünleri ve karacaları kovalayıp Koç ile Sabancı üniversitelerine verdiler.

- Kalan ormanlık alanları kum ve kömür ocaklarına tahsis ettiler, ya da binbir türlü hile, rüşvet, ahlaksızlıkla, skandallarını gazetelerden okuduğunuz “bilmem ne kent”lere peşkeş çektiler.

- Marmara’nın en güzel ve yeşil yarımadalarından birisini Ford’a “otomobil fabrikası” olarak hibe ettiler.

- Büyük kentlerdeki tüm su toplama havzalarına gecekondular yapıldı. Sonra her seçim öncesi onlara tapular dağıtıldı.

- Akdeniz’in kıyı şeridindeki ormanları yok ederek, beş yüz yıllık çamları keserek zenginlere “golf sahası” yaptılar, yapıyorlar.

- Tam 120 kilometre kanal döşeyerek, başta Konya olmak üzere çevre kentlerinin sanayi ve kanalizasyon sularını, insanoğlunun yapabileceği en büyük aptallıkla Tuzgölü’ne akıttılar.

- Bu ülkenin bütün nehirleri ve ırmakları, kıyısındaki fabrikaların kullandıkları boya renginde akar.

- DSİ denilen bir devlet kurumu, doğal su rezervi sayılan ne kadar sulak alan varsa kuruttu.

*

Saymakla bitecek gibi değil…

Bu kadar aptallıktan, ahmaklıktan, doğaya ihanetten, görgüsüzlükten, kıyımdan sonra “Su yok” diyorlar.

Ne bilim adamlarını dinlediler, ne “yapmayın-etmeyin” diye çırpınan çevrecilerin uyarılarını…

Türkiye gibi yeryüzünün en zengin su rezervi susuz kaldı.

Çünkü; bu kadar yaygın ve acımasızca ihanete hiçbir yapı dayanamazdı, dayanamadı…

Sonunda kadastro raporlarına baktı, baktı…

Ve Allah suyumuzu kesti.

Bekir Coşkun – Hürriyet

Published in: on Mayıs 28, 2007 at 7:38 pm  Yorum yapın  

Hekimoğlu İsmail(Modern Tesettür)

HEKİMOĞLU İSMAİL
Aile Sağlık

Modern tesettür (!)

GÜNÜN YAZILARI
[Yorum - Ekrem Dumanlı] Son komplo
EKREM DUMANLI
Hayırlı olsun
ŞAHİN ALPAY
O Türkiye’yi kim tutabilir?
HÜSEYİN GÜLERCE
Söz ve öz
M. NEDİM HAZAR
Zor kararlar!
ALİ BULAÇ
Cuma namazı ve daru’l harb
AHMET KURUCAN
Tiki’ler ve Anti-Tiki’ler
BEŞİR AYVAZOĞLU
Tarih, vazgeçenleri de yazar
İBRAHİM ÖZTÜRK
Dünyanın en büyük danışmanlık şirketi, TÜSİAD’la ne konuştu?
FİKRİ TÜRKEL
Yeltsin’in mirası
FİKRET ERTAN
Sonu kötü biten Göztepe masalı
FATİH URAZ
K. Erciyesspor’u tebrik ediyoruz
BÜLENT UYGUN
Askeriyede savaş anında her asker bir “sütre” gerisinde yatar, oradan ateş eder.

Kore’den gelen bir subay, bir taş göstermiş, “Beni kurtaran bu taştır.” demiş. Savaşırken o taşın arkasında yatmış. Bir iki kurşun o taşa değip sekmiş, böylece o arkadaş vurulmamış.

Sütre ve tesettür aynı kökten gelir. Setr… Yani örtmek…

Nasıl ki askerler savaşta sütre gerisinde yatarak korunur, Müslüman hanımlar da tesettürle kendilerini düşmanlardan korurlar. İstisnalar kaideyi bozmaz.

Bir zamanlar modernizme uyarak hızla açılan Amerika gibi ülkeler şimdi tesettürün çarelerini arıyorlar. Amerikalılar bir zaman çıplaklıkta sınır tanımayarak çıplaklar kampı bile kurdu. Sonra baktılar ki soyunmak felaket getiriyor, hiç faydası yok, babasız çocukların sayısı her geçen gün artıyor; şimdi de müstehcenlikle mücadeleye başladılar. Çünkü haramlar, insanı çökerttiği gibi aileyi ve milleti de çökertir.

Bazı insanlar gözlerini, güzellik aramak için kullanır. Güzel bir çiçeğe baktığı gibi güzel bir kadına da bakar. Çiçeğe bakar, “Bu ne güzel bir çiçek!” der alır. Güzel kadın da hoşuna gitmişti…

Videolar, resimler, filmler, internet müstehcen resim göstererek insanlığı çökertmek istiyorlar. Ya onlara bakmayacağız veya onlar ortadan kalkacak! Eğer onlara bakarsak koyunun ota koştuğu gibi, sineğin tatlıya koştuğu gibi insan da harama yapışır; maddeten ve mânen ölür.

Gözü yaratan, gözün baktığı yeri görür. Harama bakan, gözüyle avlanmıştır. Sanki onun bakışı ip olur, kişiyi baktığı şeye bağlar. İnsan da ister istemez o yöne gider. Bu sebepten harama bakmamak lazım.

Otobüsteydim. Önde oturan yolcu, gazeteyi açmış bakıyor. Gazetede bir resim var. İçimden dedim ki: “Allah’ım, bu resme bakmamı haram etmişsin; işte ben de başımı çevirdim!”

Nefse hakim olmak kolay değil. Fakat zoru başarmak mesele…

Tesettürde renk sınırlaması var mıdır?

En başta örtünen insan örtüsünün manasını bilecek. Şeffaf bir kumaşla örtünme olmaz. Penye gibi vücuda yapışan bir kumaşla, yanar döner parlak renkli elbiseyle tesettür olmaz. Böyle giyinenlerle insan gözü muhakkak alaka kuruyor. Elbiseyi inceleyeyim derken, vücut hatlarına kayılıyor… Bir hanım tesettürde fakat elbisesi diyor ki, “Bana bak!” Bu olmaz! Rengin önemi yoktur yeter ki, kişiyi cazip göstermesin. İnsan kendini Allah’a beğendirmeye çalışmalı. Önemli olan bu. Mesela bir hanım manto almış. Kimisi bu mantonun rengini beğenmez, kimisi biçimini, kimisi düğmelerini beğenmez. O hanım şöyle soracak kendine: “Bu mantoyu Allah beğenir mi?” O’dur önemli olan. Bol mu? Uzuvları belli ediyor mu? İçini gösteriyor mu? Rengi canlı mı?

Bir kadının iffetli sayılabilmesi için, örtünmesi yeterli değildir. Kadının bakışları, yürüyüşü, hareketleri… Bunlar tesettürü oluşturan bütünün parçalarıdır. Kur’an’da tesettür, “cilbab” diye geçer. Yani kadının kafasından bir örtü bırakacağız, işte oldu cilbab…

Şimdiki hanımlar, modern tesettürlü (!) Modernizm Avrupa’ya aittir. Kanımca böyle hanımları imanları kurtaracak… “Efendim ben öyle kapanamam.” Kapanma. O zaman gelecek tehlikelere de razı ol.

Kapalı bir hanım, yolda giden diğer bir kapalı hanımı durdurmuş, şöyle demiş: “O kadar güzel kapanmışsın ki, çok cazip görünüyorsun!”

Ceylanı güzelliği için vururlar. En güzel meyveye çok taş atarlar. Altın, değerli olduğu için onu ateşe atıp eritirler. Elmas yontuldukça kıymetlenir. Geyikleri boynuzları için avlarlar. Bazı hayvanlar kürkleri için acımasızca öldürülür. Birçok değerlere sahip olanlar, birçok felaketlere uğrayabilirler. İslamiyet, dünya ve ahiretimizi cennet etmek için vardır. İslamiyet’in dışına çıkansa, avcının ağına düşer!

Tesettür, kadının cazibesini artırması değildir!
17 Şubat 2007, Cumartesi

Published in: on Nisan 26, 2007 at 6:38 pm  Yorum yapın  

Edebe dair yazı 2 (Mustafa Demirci)

Sakın Terk-i Edepten(Mustafa Demirci)

1998 – Mayıs

1. Sayfa

“Efendi! Bilmiş ol ki edep; insanın bedenindeki ruhtur. Efendi! Edep; ricalullahın göz ve gönlünün nurudur. Eğer şeytanın başını ezmek dilersen; gözünü aç ve gör. “Şeytanın katili edeptir.”

İnsanoğlunda edep bulunmazsa o insan değildir. Çünkü insan ile hayvan arasındaki fark edeptir.” Hz. Mevlânâ (k.s)

Serlevhası “Edep Yâ Hû” olan sûfiler sülûk ehlini hem Hakk (c.c)’a hem de halka karşı, zâhiren ve bâtınen edepli hale getirmeyi amaç edinmişlerdir. Öyle ki, bu gâye ile davet ettikleri nurlu yolu edep kelimesiyle tanımlayanlar bile olmuştur. Ebu Hafs el-Haddâd (k.s) bunlardan birisidir. “Tasavvuf edepten ibarettir.” der. “Ziyafete davet etmek” manasındaki “edb” veya “Zarif ve edepli olmak anlamındaki “edeb” masdarından isim olan edep; lügatte “davet, iyi tutum, kibarlık ve incelik, takdir ve hayranlık” kelimeleriyle ifade edilmiştir.1 “Sevgilim konuşunca hep güzelliklerden bahseder. Susunca da hep güzel şeyler yapar.” diyen edip edebi ne güzel anlatır. Marifetulaha talip olan sûfîler bu yakınlığın nasıl elde edileceği hususunda ciltler dolusu eserler ortaya koymuşlardır. Her biri meşrebine göre metodlar belirlemiştir. Ancak hepsinin buluştuğu ortak nokta “edeb” olmuştur. Çünkü yine hepsinin ortak hedefi marifetullahtır. Marifetullah ise kulun sultan ile yakınlaşmasıdır, perdelerin aralanmasıdır. Bu yakınlık sultanın sarayında bulunmak gibidir. Ki; “Kurb-i Sultan, âteş-i sûzândır.”

Yani sultana yakın olmak yakıcı ateşe yakın olmakla eşanlamlıdır. Huzurda edebe riayetsizliğin bedeli çok ağırdır. Bu sebebledir ki; “Kâmil manada edep, ancak peygamberlerde ve sıddîklarda olur.”

Çağımız insanları bütün kavramların içini boşaltmış kuru ifadeler manzumesi haline getirmiştir. Bugün edep denilince anlaşılan; şekillere ve levhalara hapsedilmiş ruhsuz birtakım davranış biçimleridir. Oya bütün ilhamını Kur’an-ı Kerim’den ve Sünnet-i Rasülullah (s.a.v)’tan alan hakikat ehli edebi birçok yönden farklı biçimlerde derin mânâlar yükleyerek hayatına taşımıştır. Onlara göre edep, kulluğun zîneti, süsüdür. Onlar namazdan başlayarak sefer, hareket, ikâmete kadar uzanan bütün vazifelerini bir edep çizgisi dahilinde ifâ etmişlerdir.

“Beni rabbim terbiye etti ve edebimi güzel yaptı.”2 buyuran güzeller güzeli Rasülullah (s.a.v)’ın âşıkları, edebinden, sîretinden nasibdâr olan sâdıkları, O’nu hakkıyla severek, izini takip ederek, tarihte eşi-benzeri görülmeyen göz kamaştırıcı edep tabloları çizmişlerdir. Hudeybiye görüşmeleri sırasında müslüman olmadan önce Kureyş’in elçiliğini yapan Urve b. Sâkif (r.a)’in Allah Rasülü (s.a.v) ve ashâbı hakında anlattıkları çok mühim mesajlar ve numuneler içermektedir. Urve (r.a), Efendimiz (s.a.v) ve arkadaşları ile ilgili izlenimlerini şu cümlelerle aktarır: “Ey Kureyş! Ben anlı şanlı kralların huzuruna gittim. Kayser, Kisrâ ve Necâşî’lerin saraylarında girip onların krallarına davranışlarını gördüm. Yemin ederim ki; hiçbir krala adamlarının Hz. Muhammed (s.a.v)’in adamlarının kendisine saygı gösterdiği gibi saygı gösterdiğini görmedim.

Şayet tükürse; kimin eline değerse değsin onu tenine yüzüne sürüyor. Muhammed (s.a.v)’in ağzından bir söze çıkmaya görsün onu hemen yerine getirmek için herkes birden fırlıyor. Abdest aldığında abdest suyunu aralarında mücadele ederek kapışıyorlar. Yere düşmesine fırsat kalmıyor. Birinin eline bir damla dahi geçmemişse diğerinin yaş eline elini sürerek yüzüne sürüyor. Huzurunda çok alçak sesle konuşuyorlar. Önünde asla yüksek sesle bağırmıyorlar. Edeplerinden dolayı gözlerini dikerek O’na bakmıyorlar. Sakalından veya başından bir kıl düşse onu yerden hemen alıyorlar. O’na saygı ve hürmet gösteriyorlar. Kısacası ben hiçbir lidere Muhammed (s.a.v)’e olduğu gibi bir saygı ve muhabbet gösterildiğini görmedim.” 3

Bu saygı, muhabbet ve edeb çağlayanı her devirde nefesini hissettirmiş benzersiz güzelliklere temel teşkil etmiştir. Edebinden dolayı Allah Rasülü (s.a.v)’nün dolaştığı çöl kumlarına ayakkabılarıyla basmaktan haya eden, yalınayak bir ömür kızgın çöl kumlarında dolaşan gönüller sultanı Bişr-i Hafî (k.s) devrinin edep şâhikası olarak karşımızda durmaktadır.

Muhabbet bağının güllerini koklayan ve aldıkları râyihaları şiirlerle ölümsüzleştiren âşık, şâir Nâbi, sevgilisi Muhammed Mustafa (s.a.v)’nın ravzay-ı pâkine yaklaşınca şehrin girişinde mola vermişti. Yol arkadaşı yorgunluktan uyuya kalınca; onun ayaklarını uzatmasına gönlü razı olmamış, gayr-i ihtiyâri dilinden şu mısralar dökülmüştü:

“Sakın terk-i edepten kû-yı mahbûb-i Hüdâdır bu Nazargâh-ı ilâhîdir makâm-ı Mustafa’dır bu.” Sevgilisi de onun sözlerini sabah namazı vakti müezzine rüyasında telkin ile onun edebine, ihtiramına müezzinin yanık sesiyle şiirini okutturarak karşılık vermiştir. Bu ve benzeri örnekleri saymakla bitiremeyiz. Bilinmesi gereken odur ki; gönüllerini Allah (c.c)’a ve O’nun Rasülüne açabilen iman sahipleri her an huzurda olmanın hazzı ile püredep yaşamışlar, bununla da yetinmeyip kıyamete kadar geçerli edeb kuralları ile süslenmiş tasavvufî öğretileri insanlığa miras olarak sunmuşlardır. Ne acıdır ki, bugün edepsizliğin ve hâyâsızlığın hüsnü kabul gördüğü bir dönemin kirli havasında yaşıyoruz. Ne diyelim?

Âh Edep!

Âh Edep!

Âh Edep!..

Selam ve duâ ile…

Dipnotlar:

1. Lisânu’l-Arab; “edb” md. Firuzâbâdî, el-Kâmûsü’l-muhit, edb md. 2. Keşfu’l-Hafâ, I, 70 3. Dehlevî, Fezâil-i Amâl: 12. Böl. 187. shf.

Published in: on Nisan 21, 2007 at 7:03 pm  Yorum yapın  

Edebe dair bir yazı(Şeref Yılmaz)

Sakın Terk-i Edep / Şeref YILMAZ

Edep”, Osmanlıca bir kelime… Kelimenin aslı Arapça… Bu kelime, Osmanlı hayat tarzının her karesinde varlığını hissettirmiş. Denilebilir ki, dünya siyasetini yönlendirdiğimiz dönemde, bu kelime bizim günlük manevî gıdamız olmuş.

“Edep” kelimesi, Türkçemizde bugün hâlâ kullanılıyor. Bereketli bir kelime… Yediveren gibi… Etrafında sürgün veren kelimeler var. Türkçemiz bugün, “edep” kelimesinin yanısıra, “terbiye” ve “görgü” gibi kelimelere de kullanım alanı açmıştır.

“Edep” kelimesinin çoğulu “âdâp”tır. Eskilerin, “âdâbı muaşeret” diye bir tabiri vardı. Bugün, “görgü kuralları” deniyor. Zararı yok! Türkçemizin sırtında eğreti durmuyor! Eskiler, hayatın her karesini bu kelimeyle süslemiş. Osmanlı hattatlarının, mutlaka emek harcayıp tablo hâline getirdiği bir kelimeydi bu. Birçok hattatın, “Edep ya hû!” tablosu muhakkak vardır.

Osmanlı�da bu ifade mektep, medrese, tekke ve hatta evlere kadar birçok duvarı süslerdi. İnsanlar, soluklanacak kadar bir yerde oturduklarında, başlarını kaldırdıkları zaman, “Edep ya hû!” yazısını okurlardı. “Hû”; “Allah” demektir. Bu ifadeyi, “Edep ya Rabbi!” şeklinde, ister bir dua olarak, isterseniz “Yahu biraz edep!” şeklinde bir ikaz olarak ele alın, sonuç değişmez. Öyle veya böyle, eskiler, insanları bir şekilde terbiye etmesini biliyordu. Herkes aynı seviyede terbiye alıyor muydu? Hayır! Ama eskiden herkes, “Terbiye nedir?” biliyordu.

“Edep”, insanı hayvandan ayıran bir özellik… “Âdemî zâde eger bî edebest, âdem nist/Fark der cismi benî âdemü hayvan edebest.”

Mevlâna, Mesnevisinde böyle diyor. Eskilerin, insanı değerlendirmedeki bir ölçüsüydü edep… Yani Mevlâna�ya göre, “Âdemoğlunda edep bulunmazsa, o âdem değildir. İnsan ile hayvan cismi arasındaki fark edeptir.”

“Ehl-i diller arasında aradım; kıldım talep/Her hüner makbul imiş; illâ edep illâ edep.” Demek ki edep, ilimden öte bir şeyâ�¦ Onsuz ilim tahsil etmenin pek de bir önemi yok. Daha doğrusu, tahsil edilen ilim, eğer sahibine edep kazandırmamışsa, ona ilim değil, malumat demek daha doğru olur. Onun için, “Edep ehli ilimden hâlî olmaz/Edepsiz ilim okuyan âlim olmaz.” denilmiştir.

Ehli tahkike göre ise edep, Allah Resulünün koyduğu sınırlara riayet etmek demektir. Allah Resulünün yaşayışını, hayatının gayesi hâline getirmiş mahzun bir çehre, edep konusunda şu tarihî gerçeğe dikkat çeker: “Edep, İslamiyet�te önemli bir esas, tasavvuf mesleğinde de hassasiyetle ele alınan bir husustur. Pratikte, şimdiye kadar onu daha ziyade erbab-ı tasavvuf ele almış ve o sahadaki büyük mürşit, mübelliğ, mürebbî ve muallimler ısrarla üzerinde durmuşlardır. Kur�an ruhunun özü ve esası olan, sünnet-i sahihanın da ısrarla üzerinde durduğu edep sayesinde yüzlerce, binlerce ½ah-ı Geylanî, ½azelî, Nakşibendî, İmam Gazali, Ebu Hanife ve İmamı ½afi gibi edep abideleri ve üstatları yetişmiştir. Bu yıldızları çoğaltmak mümkündür. Hele Allah Resulünün terbiye atmosferinde, gökteki yıldızlara denk pek çok edep insanı yetişmiştir.”

Davud-ı Tâî, İmam-ı Âzam�ın bu konudaki hassasiyetini şöyle anlatır: “Yirmi sene İmam-ı Âzam�la birlikte bulundum. Bu süre içinde bir kez olsun ayaklarını uzattığına şahit olmadım. Kendisine dedim: â��Hazret! Yalnız başına ayakları uzatmanın bir sakıncası mı var acaba?� Verdiği cevap şuydu: â��Cenab-ı Hak karşısında edepli olmak daha efdaldir.� Bundandır ki eskiler, “Edep bir taç imiş Nûr-ı Hüdadan/Giy o tacı, emin ol her belâdan” demişler.

İmam-ı Malik, Allah Resulü�nün bastığı topraklara hürmeten Medine-i Münevvere�de bir kez olsun bineğe binmemiş ve ayakkabı kullanmamıştı. Hazret, edep konusunda bu kadar hassastı.

Mescid-i Nebevî�nin tamirinde çalışan Osmanlı işçileri, Efendimize olan saygılarından ötürü abdestli olarak çalışmışlar ve Efendimizin ruhaniyetinin sesten rahatsız olmaması için, çekiçlerine keçe bağlamışlardı. Osmanlı�yı cihan devleti yapan temel sebep burada aranmalıdır. Neden dünyada birçok gösterişli ve zengin devlet yok olup gitti de, Osmanlı bunca yıl ayakta kaldı? Ve neden onu ayakta tutan ruh, bir çeper gibi hâlâ ruhumuzu sımsıkı sarmakta? Çünkü Osmanlı, edepliydi; kime ve neye karşı edepli davranılacağının da en iyi örneklerini göstermişti.

Evliyaullahtan olan Sakatî Hazretleri; “Edep, aklın tercümanıdır.”der. Demek ki, herkes aklı kadar edeplidir. Edebi kıt, aklı bozuk olana gerçek ma�nada edepli denilemez. Kaygusuz Abdal ne güzel söylemiş: “Edepli ol can isen/ Hakkı bil insan isen/ Müştak-ı Sultan isen/ Var edep öğren, edepâ�¦”

Osmanlının büyük şairlerinden olan Nâbî, Peygamberimiz için yazdığı bir şiirinde şöyle diyor: “Sakın terk-i edepten, kuy-ı mahbub-ı Huda�dır bu/ Nazargâh-ı İlâhîdir, makam-ı Mustafa�dır bu.” Aman Allahım! Bu ne edep, bu ne incelik! Yeryüzünde, insanlığın bu zamana kadar tespit edebildiği en nazik, en nazdar, en niyazdar ifadeleri bir araya getirip kâinatın iftihar tablosu olan zata bir buket şeklinde takdim edebilsek, Onun büyüklüğü karşısında, çok fazla bir şey yapmış olmayız. Efendimize karşı en ince söyleyişlerden biri de, Nabi�nin bu ifadesidir. “Sakın edepsizlik yapma! Burası, Allah Resulünün köyüdür. Burası, Allah�ın nazar edip durduğu bir yerdir. Ayrıca Makâm-ı Mustafa�dır.”

Rivayet edilir ki, Nabî; bu şiiri yazdıktan sonra hacca gider. O zaman at sırtında yolculuk yapılıyor. Bir seher vakti, Efendimizin kabrinin bulunduğu yere varır. ½ehrin kapısından içeri girerken, minareden yayılan bir ses dikkatini çeker. Kulak verir sese… Bakar ki müezzin; kendisinin bu şiirini minareden ilân ediyor. Nâbi, şaşırır. Doğruca müezzinin yanına gider. “Bu sözü nereden biliyorsunuz?” diye sorar. Müezzin der ki; “Rüyamda Allah Resulü bana dedi ki, â��Bugün seher vakti, benim âşıklarımdan birisi, beni ziyarete gelecek. Onu, bu sözlerle karşıla!” Ben de, Efendimizden duyduğum bu sözü herkese ilân ediyorum. Nâbî anlıyor ki, Efendimiz için yazdığı bu şiir, kendisinden önce Efendimize ulaşmış.

Edep, ayrı bir iştir. Edep, insan olmanın ifadesidir. Mevlâna�nın
Mesnevisi�nde yer alan, edeple ilgili ifadeler de, Nâbi�den geri kalır değildir. “Hâce der yâb ki cân, der ter-i insan edebest/ Hâce envân-ı dil-ü dîde-i merdân edebest.”

“Efendi! Bilmiş ol ki edep, insanın bedenindeki ruhtur. Efendi edep, Allah adamlarının göz ve gönül nurudur.”

“Âdem ez âlem-i ulvist, ne süflî der yâb/ Revnakî gerdiş-i günbed-i devrân edebest.” “İnsan, süflî âlemden değil, ulvî âlemdendir. (Yani bunu anla!) ½u dönen feleğin dönüşündeki güzellik de edeptendir.”

Görüyor musunuz bakışı? Allah�ın kâinattaki terbiye ediciliğini ve varlıkların Allah�a karşı gösterdikleri edebi ne kadar berrak seyredebiliyor? Bunu görebilmek için sadece göz yetmez. Gönlün de göze eşlik etmesi gerekir. Gönül gözüyle bakmasını bilirsen, güneşin doğuşundaki edebi, ayın kandil gibi gökte duruşundaki inceliği, yıldızların göz kırpışındaki ahengi, dünyanın bir beşik gibi seni sallamasındaki güzelliği anlayabilirsin. Öyleyse, sakın terk-i edepten! “Çeşmi bikşa vü bibîn cümle kelâmullah ra/ Ayet ayet hemegî, ma�nii Kur�an edebest.” “Gözünü aç da, baştan başa Allah kelâmı olan Kur�an�a bak! Kur�anın bütün ayetleri, edep taliminden ibarettir.”

Hayatımızın her karesine girmiş olan edebi, o karelerin hepsinde görebilmek budur işte! “Gerdem ez akl sualî ki, çi bâşed iman/ Akl der gûşi dilem gûft ki, iman edebest.” Edebi, imanın şartı gibi gören bir anlayış bu… Mevlâna�nın öğretileri, bundan dolayı hâlâ önemlidir, hâlâ yenidir, hâlâ büyüktür. Demek istiyor ki; “İman nedir diye akıldan sordum. Akıl, kalbimin kulağına: â��İman, edeptir.� dedi.” “Enverü efdalü in şem�i şem�istan edebest.”

Dikkatimizi başka bir önemli noktaya topluyor Mevlâna. Diyor ki; “Edep, dünya penceresini aydınlatacak ışıkların en parlağıdır.” Edebi, hayatın her karesinde yakalayabilmek ne büyük talihlilik! Öyleyse sakın terk-i edepten!

Efendimiz; “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyuruyor. Bu edep değil de nedir? Asrın söz sultanı, İslâmiyet için “İnsaniyet-i Kübra” tabirini kullanmakla ne büyük bir tespitte bulunmuş!

Bir gün Peygamberimizin lâl-ü güher beyanları karşısında, Hazreti Ebubekir Efendimiz kendini tutamayıp “Ey Allahın Resulü!” der. “Bu kadar güzel konuşup davranmayı, bu kadar mükemmel edebi nereden öğrendin?” Efendimiz şöyle buyurur: “Beni Rabbim terbiye etti; ne güzel terbiye etti!”

Edep kelimesini, “Sadece büyüklere saygı göstermek.” şeklinde, dar bir anlam içine hapsedersek, bu kelimeye haksızlık etmiş oluruz. Bakışımızdan duruşumuza kadar her şey, edep kelimesinin kapsama alanına girer. Öyleyse sakın terk-i edepten! Edep, “hayâ” demekse eğer, o da Efendimizin ifadesine göre dinin yarısıysa, geriye ne kalıyor ki? Velhasıl illâ edep, illâ edep!…

Published in: on Nisan 21, 2007 at 6:56 pm  Yorum yapın  

Egemenlik Kayıtsızsız Şartsız Rektörlerindir

Egemenlik kayitsiz sartsiz rektörlerin!

Yok-asker-egemenlikYüksekögretim Kurulu, kisa adiyla YÖK, Türkiye’nin basina yük olmaya devam ediyor. 1980 darbecilerinin istemiyle 1981′de Dogramaci mimarliginda olusturulan bu Kurul, 26 yildir gündemden düsmemistir.

YÖK” aslinda bir “sistem”in sembol ismi haline gelmistir. Bu sembol ismin açilmis halini bilen yok gibidir. Sembol haliyle de çok sevimsizdir. Bu sevimsizligin baslica nedeni, 25 yildir insanlari usandiran tavri ve üniversiteleri kötü yönetmesidir… YÖK, askerler tarafindan, askerî bir düzenin ve otoritenin üniversitelere uyarlanmasi seklinde kurulmustur. En üstte bir baskomutan, Türkiye’nin her yanina yayilmis kolordu komutanlari ve “emir demiri keser” anlayisi üniversitelerin ruhu olmustur. Çeyrek asirdir bu düzen degismeksizin devam etmektedir. Baskomutan rolündeki YÖK Baskani, küçük MGK rolündeki YÖK’ün baskanidir. Kurul’un isi kuruldugu günden bu yana ögretim üye ve yardimcilarinin beyinlerini okudugu için “Beyin Okuma Kurulu”, kolordu komutani rolündeki rektörleri korudugu için “Rektörleri Koruma Kurulu” gibi çalismaktadir. Bu rolleri bugün kamuoyunda bilmeyen yoktur. Öyle oldugu için de, üniversite gibi sayginlikta ilk sirada olmasi gereken kurum, neredeyse sayginligi sifirlanmis kurumlar olarak algilanmaktadir. Simdiki Baskan Erdogan Teziç, göreve atandiginin ertesinde, “Türkiye’de bir siyasal iktidar bir de devlet iktidari vardir” gibi tuhaf bir söz söylemisti. Aslinda bu söz tuhaf degil gerçekti. Türkiye’nin yönetimi öteden beri böyledir; ancak, böyle bir sözü söyleyen olmamisti. Teziç ise gerçegi ifade ederek kamuoyunda bilmeyenlerin bilmesini saglamistir.

YÖK, askerî kurum mu?

Türkiye’de üniversiteler kamunun degil devletindir. O yüzden bunlara kamu üniversitesi degil devlet üniversitesi demek gerekir. Gerçek odur ki, üniversiteler, demokratik ülkelerde devlet tarafindan kurulurlar, kamu yarari geregi kamuya birakilirlar. Nitekim bizde, 1946-1981 arasinda üniversite, kamunun olmustur; kamu adina özerktir ve özgürdür. Kamu yarari açisindan buna gerek vardir. 1981 öncesindeki bütün üniversite yasalari bu mantikla çikmistir. YÖK üniversiteleri tam anlamiyla devletin gözetim ve denetiminde ve devlet iktidarinin elindedir. YÖK yasasinin 4. ve 5. maddeleri incelendiginde bunlari görürüz. Bu baglamda Teziç’in söyledigi dogrudur. Üniversite ne zaman ki devletin kontrolünden çikar, kamunun olur, o zaman “üniversite” olur.

Devlet iktidarinin bir kurulusu olarak kurulan ve korunan YÖK ve üniversiteler, devlet iktidarinin diger organlari tarafindan gerektiginde kullanilmak istenmektedir. 28 Subat öncesinde ve sonrasinda olanlara bakildiginda bunu net sekilde görebiliriz. Özellikle, siyasal iktidar ile devlet iktidarinin uyumsuzluklar yasadigi 2002 seçimlerinden sonra, devlet iktidari üniversite için biçilen rolü sik hatirlar olmustur. Üniversite sanki bir güvenlik kurumudur. Ne yaziktir ki üniversite, büyük bir aymazlik içinde, bilimi ve üniversiteyi kurtaracagina, kendisini bu hale getirenlere borcunu ödemek için olsa gerek, devleti kurtarma rolünü üstlenmistir. Bugün hiçbir rektör üniversitenin esas sorunlariyla ilgili tek söz söylemiyor. Üniversitelerde özerklik ve akademik özgürlük yok, üniversiteye giris büyük sorun, ögretimde kalite düsük, ögretim üyesi dagilimi dengesiz; bunlarla ilgili en ufak çözüm üretmeyen yöneticiler, Atatürkçülük, laiklik, irtica gibi daha çok pasalarin dile getirdikleri sözleri yineleyip duruyorlar. Bilim kurumu askersi kurum tavri sergilemektedir.

Gazetelere yansiyan günlüklerden de gördügümüz gibi, demokrasiye son vermek isteyen darbeciler, öncelikle üniversite ögrencilerini sokaga dökmeyi amaçlamislardir. Bir baskasi sokaga dökerse ya da dökmek isterse suç oluyor, darbeciler sokaga dökmek isterlerse suç degil, üstelik destek buluyor. 2003-2004 yillarinda bu yol birkaç kez denenmistir. Istenen basari saglanmamistir. Üniversite ögrencisi, ögretim elemani ve yurttas sokaga çikmaz mi? Elbette çikar. Bu, yasalar ve hukuk çerçevesinde temel haktir. Bu hak, bu gruplarin kendi örgütleri ve bireyin kendi öz iradesiyle olmasi durumunda dogrudur, demokratiktir. Üniversite sistemini bilmeyenler için sunu söyleyebiliriz: Üniversitelerde tek kisinin egemen oldugu fasizan bir yönetim anlayisi vardir. Bu tek kisinin öylesine korkunç yetkileri var ki, ögretim elemanlarinin akademik kadrolara atanmalari bile o tek kisinin iki dudagi arasindadir. Böyle bir sistemde o kisi bir gösteride taraf oluyor ve bunu hissettiriyorsa, bunun Türkçe’si baskidir, rektörünüzün yaptigini yapiniz demektir. Su anda Atatürkçü Düsünce Dernegi tarafindan düzenlenen gösteriye rektörler açiktan olmasa bile dolayli yollardan katilacaklarini ifade ediyorlar ve ögretim üyelerine ‘katilin’ çagrisinda bulunuyorlar. Öteden beri üniversite özerkligine inanmayan ve en hakiki Atatürkçü olma yarisinda ipi gögüslemeye çalisan Inönü Üniversitesi Rektörü ise, isi çigirindan çikarip sinavlari ertelemistir. Kanim o ki, bu fasizan yapiya ve çabaya ragmen, ögretim elemanlari, bu tür güdümlü ve darbecilerin öncülük ettigi gösterilere katilmayacaklardir.

Rektörler kahramanliga soyunursa…

Türkiye’de rektörler akillarini baslarina almalidirlar. Bunu 25 yildir söylüyoruz; iyiye gideceklerine kötüye gidiyorlar. Devleti kurtarmak için baska odaklarin agizlarina bakacaklarina, temsil ettikleri ögretim üyelerinin dertlerini ve isteklerini dinlemeliler ve bilimden yana tavir koymalidirlar. Ögretim elemanlari açlik sinirinin altinda aylik aliyorlar. Ögretim üyeligi meslegi çekiciligini yitirmis. Egitim ve ögretimde kalitesizlik almis basini gidiyor. Egitimde firsat esitsizliginin kurbani olan yoksul aile çocuklarinin okuduklari yüksekögretim kurumlarinda niteliksiz, hacisiz hocasiz ögretim yapilmaktadir. Ögretim üyelerinin yurt düzeyinde dagiliminda acayip dengesizlikler vardir. Bu çarpik yapilanmaya karsin köylere bile yeni üniversite açilmasi çabalari vardir. Üniversitelerde kontenjanlar azdir; yüz binlerce çocuk açikta kalmaktadir. Çok basit ayarlamalarla kontenjan artislari saglanabilir. Vakif üniversiteleri ayri bir konumdadir. Bunlarin ücretleri düsürülerek kontenjan artisi saglanabilir. Simdi, bu kadar dev gibi sorunlar ortada iken, rektörler kendi geleceklerini saglama almak için bazi odaklarin hosuna gidecek sözler söyleyerek vakit öldürüyorlar. Bu tavra ihanet demesek bile aymazlik diyebiliriz. Bu sorunlarin çözümü için yapilacak herhangi bir eyleme sapka çikarilir, üniversiteli katilimi saglanir. Bunlar yapilmadigi için bugün üniversite denen kurumda baris yoktur. YÖK Baskani ve rektörler, dekanlar bir tarafta, ögretim elemanlari bir taraftadir. Aralarinda gizli ve adi söylenmeyen bir savas vardir. Baris ve huzur olmayan bir kurumdan ne çikar? Artik bu gerçekleri gizlemenin anlami yoktur.

Yüksekögretim Kurulu bugün (dün) yaptigi toplantida, tepkileri düsünerek olmali ki, 14 Nisan gösterisiyle ilgili tavrini eylem düzeyinde dile getirmiyor. Bildiride, “Cumhurbaskani tarafsiz olmalidir” deniyor. Elbette tarafsiz olacaktir. Tarafsizlik sinavi ancak seçimden sonra degerlendirilebilir. YÖK, hangi kisinin tarafsiz olacagini pesinen biliyorsa, o kisinin adini söylemelidir. Örnegin ben, seçilirsem tam tarafsiz olacagimi açiktan söylüyorum, öyleyse YÖK beni tarif ediyor olabilir diye düsünürüm. Bilim kuruluslarinin en üst kurulusu olan, 21 profesörden olusan bu Kurul, “3 Kasim seçimlerinin yarattigi temsil zafiyeti bu seçime yansimamali.” diyor. Insana sormazlar mi; “Ey yüksek kurul sen bugüne kadar neredeydin? Hangi gün TBMM seçimleri temsilde adaleti gözeterek yapilsin dedin, bu konuda bir açiklaman oldu?” türünden bir söz etmis midir? YÖK Atatürkçülük, cumhuriyet, irtica sözcüklerinden baska sözcük telaffuz etmis midir? Hayir. Demokrasi, temsilde adalet, insan haklari, esitlik vb. genel degerleri ifade eden sözcükleri birakin, YÖK ve üniversiteler, kendilerinin varlik nedeni olan özerklik ve akademik özgürlük sözcüklerini bile dile getirmemislerdir. Aradan yillar geçmis, sira cumhurbaskani seçimine gelmis, “temsil zafiyeti” oldugunu animsiyor. Insana gülerler.

YÖK kurulali beri üç kez cumhurbaskani seçimi yapilmistir. Seçilenlerden ikisi siyasi parti baskanidir. Bunlar için temsili zafiyet sözünü etmeyen YÖK’ün, simdiki seçimde “temsili zafiyet” demesini anlamak güçtür. Durumdan vazife çikaran ODTÜ Senatosu da yaptigi açiklamada “dini siyasete alet eden, laiklik karsiti, kadin erkek esitligine inanmayan…” birisi cumhurbaskani olmamalidir gibisinden bir açiklama yapmistir. Insanlar bu sözlerle ne denmek istendigini çok güzel anliyor. Üniversitenin soyut ve yeri gelmeden sözler söylemesine bir anlam veremiyoruz. Üniversitelerimiz artik “agir ol da molla desinler” tavrini göstermeliler. Türkiye’de görülen rektör manzaralari da gülünçtür. Üniversitenin itibar yitirmesinde bu manzaralar pay sahibidir. Üniversiteler bilim ve egitim kurumlari degil, savas ve güvenlik kurumlari haline gelmislerdir. Bir rektör çikiyor Kibris’i ve Yunanistan’i almaya kalkiyor, biri Kubilay olmaya kalkiyor, bir baskasi Cumhuriyet’i korumak için 50 rektör ölebiliriz diyor, bir baskasi Lozan’a gidip kendisini Türk ulusunun temsilcisi ve Lozan kahramani sayiyor, Üniversitelerarasi Kurul Kibris’ta, Hatay’da, Kocatepe’de, Van’da toplanarak dis düsmanlara meydan okuyor. Bu manzaralardan toplumumuz bikmistir. Üniversiteyi “üniversite” gibi, üniversite adamini “adam” gibi görmek istiyor. Üniversiteyi küçük düsürmeye hakkimiz yoktur. Yüksekögretim Kurulu kontrol ve gözetim görevi yapmak istiyorsa, üniversite rektörlerini hizaya sokucu önlemler almali ve arkasindan, üniversitelerin özerk ve özgür olmalari için çaba sarf etmelidir. Son söz olarak sunu söyleyebiliriz. YÖK ve üniversiteler kendilerine çeki düzen vermelidirler. Devlet iktidarinin organi olarak görülmelerini saglayan tavirlardan sakinmalidirlar. Üniversiteler devlet disi kamu organidirlar. Devlet organi içinde düsünülmeleri bugünkü sonucu dogurmustur. YÖK ülkemize gerçek üniversite kazandiracaksa, demokratik yapiyi esas alan özerk ve akademik özgürlügü savunucu çabalar göstermelidir. Hükümete karsi cephe tavri yanlistir. Devlet içi ve disi organlar birbirleriyle uyum içinde dengeli çalismak zorundadirlar. Bugün ögretim elemanlarinin ücretleri düsükse bunun baslica nedeni hükümetle YÖK arasindaki kavgadir. Yine ayni sekilde hesapsiz kitapsiz yeni üniversiteler açiliyorsa, bunun da bir nedeni hükümetle YÖK arasindaki cephelesmedir.

YÖK ve üniversiteler toplum içinde bir taraf rolü oynayamaz. Bunlar kamuyu aydinlatici, aydinlatma isini yaparken güven verici olmak zorundadir. Baska türlü kamu yarari gözeten kurum olamazlar. Son on yildaki YÖK ve rektör tavirlari güvenilirlik ortamini yok etmistir.

PROF. DR. TAHIR HATIPOGLU – GAZI ÜNIVERSITESI ÖGRETIM ÜYESI

~ by ivideo on Nisan 6, 2007.

Published in: on Nisan 19, 2007 at 4:51 am  Yorum yapın  

Hiç Böyle Bir Dostunuz Oldumu


Daima düşünceli idi.
Susması konuşmasından uzun sürerdi; lüzumsuz yere
konuşmaz konuştuğunda ne fazla, ne de eksik söz
kullanırdı.
Dünya isleri için kızmazdı. Kendi şahsi için asla
öfkelenmez ve öç almazdı.
Kötü söz söylemezdi.
Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı. Düşmanlarını
sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de
verirdi.
Kendisini üç şeyden alıkoymuştu; Kimseyle çekişmezdi,
çok konuşmazdı, faydasız bos şeylerle uğraşmazdı.
Umanı, umutsuzluğa düşürmezdi; hoşlanmadığı bir şey
hakkında susardı.
Hiç kimseyi ne yüzüne karsı, ne de arkasından kınamaz,
ayıplamazdı, kimsenin kusurunu araştırmazdı. Kimseye
hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.
Yanında en son konuşanı, ilk önce konuşan gibi
dikkatli dinlerdi.
Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse O
da güler, bir şeye hayret ederlerse O da onlara uyarak
hayret ederdi.
Gerçeğe aykırı övmeyi kabul etmezdi.
Her zaman ağırbaşlıydı. Konuşurken çevresindekileri
adeta kuşatırdı.
Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve
berraktı. Yürürken beraberindekilerin gerisinde
yürürdü, ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki
yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir
yerden iner gibi öne doğru eğilir vakar ve sükunetle
rahatça yürürdü.
Kapısına yardim için gelen kimseyi geri çevirmezdi.
Bir gün kendisinden yasça küçük bir dostunun
omuzlarından tutarak söyle demişti “Sen dünyada garip
bir kimse yahut bir yolcu gibi yasa!”
Her zaman hüzünlü ve mütebbessim bir haletle dururdu,
yüzünde daima ışıldayan bir parlaklık olurdu.
Adet üzere sarf edilen hiçbir kötü söz ağzına almadı.
Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.
Fakirlerle birlikte yerdi, öyle ki onlardan ayırt
edilmezdi.
Önüne ne konulursa yerdi. Sade kıyafetler giyer,
gösterişten hoşlanmazdı.
Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu
mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.
Sabahları evinden çıkarken söyle söylerdi: “İlahi
doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve
kandırılmaktan, haksizlik etmekten ve haksızlığa maruz
kalmaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa
uğramaktan sana sığınırım.”
Sıradan değildi; Sıradan insanlar gibi yasadı.

İSTE O, PEYGAMBER EFENDİMİZ
SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM

Published in: on Nisan 9, 2007 at 9:53 pm  Yorum yapın  

Hasan Karakaya(Vakit)

Siz olsanız, çocuğunuzu oynatır mıydınız?
31/10/2006 – 12:06
 

Hasan Karakaya VAKİT
 
 
 
 
Onun rengi, “bulunduğu ortama göre” değişir!.. Oysa insanlar, birer “bukalemun” değillerdir!.. Dolayısıyla, “zamana ve zemine göre” renk değiştirmezler!..
Bu, böyle olmasına böyledir de, o halde; bazı insanlar için niye “bukalemun gibisin” deriz?..
Deriz, çünkü, bazı insanların da “oturmuş, belli bir fikir”leri yoktur!.. Oysa, “insanın rengi”ni belli eden “fikirleri” ve “tavırları”dır!..
Bir insan düşünün ki;
“Bir öyle, bir böyle”dir!.. Bir gün “ak” dediğine, ertesi gün “kara” der!..
O kadar hızlı “döner” ki, “vantilatör”ler bile, “kaplumbağa” kalır yanında!..
İşte bu yüzden olsa gerek;
“Sürekli fikir ve tavır değiştiren” insanlar için, “bukalemun” benzetmesi yapılır!..
İtiraf edelim ki;
“İki ayaklı bukalemun” türünün en çok yaşadığı yer, “medya”dır!.. Medyada, “fikir”ler o kadar “hızlı” değişir ki; “bukalemun” bile bu hızlı değişim karşısında “kompleks”e kapılıp, hasedinden çatlar!..
Peki, niye “renk” değiştirirler?..
Çünkü efendim;
“Oturmuş bir fikir”leri yoktur!.. Sadece “bedenî” yönden değil, “fikrî” yönden de “omurgasız”dırlar!.. Bu yüzden de, bırakıldıklarında, “boş bir patates çuvalı” gibi yere yığılırlar!..
Hele söyleyin;
Sürekli “yön, renk, fikir ve tavır değiştiren” insanlarla nasıl konuşulur, nasıl anlaşılır!?! En önemlisi de, nasıl bir “ortak nokta” bulunur?..
Mümkün değil!..
YIL 2002… 6 YAŞINDAKİ DANSÖZ!
Kusura bakmayın, bu girizgâhtan sonra, yine “mozaikli fotoğraf” olayına geleceğim…
Haa, hemen söyleyeyim;
3 gün üst üste aynı konudan bahsediyor olmam, “onların eleştirilerini çok önemsediğimden” filân değil!.. Hayır, onların eleştirilerini hiç umursamıyorum… Ama “çocuk”ları önemsiyorum… Hele de onların “fuhuş sektörü”nde kullanıldıklarını öğrendikten sonra!.. Aynı konuyu 3 gün üst üste yazmam, işte bu yüzden!.. Çünkü, ben de bir “baba”yım!..
Bunu böylece belirttikten sonra, gelelim “mozaikli fotoğraf” olayına!..
Malûm; “5 yaşındaki kız çocuğunun bacağına mozaik attık” diye; demediklerini komadılar!.. Ne “sapık”lığımız kaldı, ne “çağdışı”lığımız, ne de “yobaz”lığımız!..
Peki, “bugün” bize bu şekilde saldıranlar, acaba “dün” kendileri ne yapmış?..
Ne dersiniz; “perde”yi açalım ve “tiyatro”yu başlatalım mı?..
Buyrun; işte sahne, işte oyun:
Tarih, 27 Mart 2002… Gazetenin adı, Milliyet!.. Haber, özetle şöyle:
“Son günlerde ekran karşısına geçenler, 6 yaşındaki küçücük bir kızı, üzerinde dansöz kıyafetiyle göbek atarken görüyor. Etrafına gülücükler saçan ve yaşadıklarını oyun sanan küçük B, Adanalı ailenin dört çocuğundan üçüncüsü… Büyüdüğünde doktor olmak istiyor, ama profesyonel bir dansöz olma yolunda hızla ilerliyor.”
(………..)
Küçük dansöz B, bir haftada bütün Türkiye’nin ilgi odağı oluverdi. Küçük kız bu sürede, aralarında Hülya Avşar Show ve Seda Sayan Show’un da bulunduğu 3 büyük televizyon programına çıkıp göbek attı. Dansı o kadar ilgi çekti ki; İbrahim Tatlıses bile reyting fırsatını kaçırmadı. “İbo Show”a da davet edildi ve hemen aynı günün akşamında Maksim Gazinosu’nda Asena ile göbek attı. Bütün bunları oyun sanan B, Asena’nın kendisine, “Kızım ol” dediğini; ama annesini çok sevdiği için “Olmaz” dediğini gülerek anlatıyor.”
PSİKİYATRİSTLER DİYOR Kİ!
Haberi bu şekilde veren Milliyet’in, “nasıl başlık attığını” hele tahmin etmeye çalışın!..
Acaba “6 yaşındaki dansöz”ün ekranlarda “teşhir” edilmesini “tasvip” mi etmişler, yoksa “karşı” mı çıkmışlar?..
Hadi, daha fazla merakta bırakmayayım da, cevabını ben vereyim… Efendim, 6 yaşındaki bir çocuğun ekranlara çıkarılıp “istismar” edilmesi karşısında, “vicdan”ları sızlamış olacak ki, şöyle başlık atmışlar:
“Siz, çocuğunuzu oynatır mısınız?”
Diyeceksiniz ki;
Burada ne “tasvip” var, ne de “karşı” çıkmak!.. Sadece sormuşlar!..
Hayır, öyle değil… “Karşı çıktıkları” şuradan belli ki, “psikiyatrist”lere sormuşlar ve onların “uyarı”larını şöyle vermişler:
¥ Çocuk Psikiyatristi Tanju Sürmeli: Küçük bir kız çocuğunun ev halkının içinde oynaması normal, ama 5-6 yaşındayken onun televizyonlara çıkarılması ve giyimine kadar şekillendirilmesi çocuğun koşullandırılmasına neden olur. Geleceğini etkiler. Ebeveynlerin kendi istekleri için çocuklarını kullanması da yanlıştır.
¥ Psikiyatrist Sedat Özkan: 5-6 yaşındaki bir kız çocuğunun dansa değil, eğitime ihtiyacı vardır… Dansözler gibi yetişkinlerin önünde göbek atması, onu olumsuz etkiler. Nedeni, bu yaşta bedenini anlamadığı bir şekilde kullanmayı öğrenmesidir. Doğru değerlendirme yapamayacağı bir yaşta çocuğu televizyonlarda dansöz gibi oynatmak, kişiliğinde izler bırakır…
Demek ki neymiş?..
“Çocuklar istismar edilmemeli” imiş!.. Onları “dansöz” kıyafeti ile ekranlara çıkarıp “göbek” attırmak “hata” imiş!.. Çocukların “dans”a değil, “eğitim”e ihtiyacı varmış!..
Peki, ya “bale kursları”ndaki çocukları “ekran”lara veya “gazete sayfaları”na çıkarmak ne demek oluyor?..
Ben, ne bileyim?..
Bize “taarruz” etmeden önce; keşke bunu da bir “uzman”a sorsalardı!..
Ama, benim meselem bu değil… Benim meselem; “bugün” bize salya-sümük saldıranların, “dün” ne dedikleri!..
Gördünüz işte; eğer “oturmuş bir fikir”leri ve “tutarlılık”ları olsaydı, “sırf Vakit yaptı” diye, hemen saldırıya geçmezler; geçmişte, “aynı hassasiyeti” kendilerinin de gösterdiğini hatırlarlardı!..
Ama, nerede o “fikr-i takip?”
“Fikir” yok ki, “takip”leri olsun?.. Olmayınca da, işte böyle; kâh “Vakit’e göre”, kâh “rüzgâra göre” tavır değiştiriyorlar!..
Oysa, “doğru”yu yakalayan insan, orada “sabit” kalır ve hep onu savunur!..
Ahh “tutarlılık” nerdesin?!?
KARTELCİLERE KÖTÜ HABER!
Söz “bale”den, “dans”tan, “dansöz”den ve “çocuk istismarı”ndan açılmışken; “laikçilik, çağdaşlık ve ilericilik” adına, salya-sümük bize saldıranlara bir “kötü haberim” var!..
Ama, bu kötü haberi vermeden önce, “Vakit’in haberi”ni vereyim…
Efendim, 14 Mayıs 2002 tarihli Vakit’in manşetinde “Laikçi Rezalet” başlığını kullanmış ve detayında da, özetle demişiz ki;
“Alkolün su gibi tüketildiği Eskişehir’deki bir barda; gece geç saatlerde defile düzenlendi!.. 6-7 yaşındaki minnacık çocuklar, mayolarla podyuma çıkarıldı!.. Sarhoş müşteriler; bir yandan “AÇ AÇ” diye bağırdı, bir yandan da “Türkiye laiktir, laik kalacak” diye böğürdü!”
Şu işe bakın ki;
Bu haberi verirken, kullandığımız “mayolu çocuk” fotoğraflarına da “mozaik” atmışız, iyi mi?!?
Demek ki, o zaman da “hassasiyet” göstermişiz!..
İyi ki, göstermişiz!..
Öyle ya;
“Türkiye laiktir, laik kalacak” diye bağıran adamlar, 6-7 yaşındaki çocuklardan “tahrik” olup “şehvet”e kapıldığına ve “aç aç” diye böğürdüğüne göre, demek ki, ortalık “sapık” dolu!..
Her neyse… İşte “laikçi rezalet” başlığını attığımız o günlerde, bazı “Saldır Co”lar, yine kulübelerinden çıkmışlar ve üzerimize saldırmışlardı!..
Sonra, “medyadan etkilenmiş” olacaklar ki, “yargı” girmişti devreye!.. “6-7 yaşındaki çocuklar”ı istismar edip, onları “mayo”larla podyuma çıkararak “sarhoş masalarına meze” yapanların kılına dokunulmazken, “sanık sandalyesi”ne oturan biz olmuştuk!..
Hem de;
“Halkı din farklılığına dayanılarak birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa ve kin beslemeye tahrik etmek” suçlamasıyla!..
Düşünebiliyor musunuz;
6-7 yaşlarındaki çocuklara “aç aç!” diye bağıran “sapık”ların suçu yok, ama çocukların “sarhoşlara meze” yapılmasına karşı çıkan biz, suçluyuz!..
Neyse, uzatmayalım…
Uzun süren “duruşma”ların sonunda, “hakim” beyler kararlarını açıkladı:
“Haberde, halkın din farklılığı gözetilerek yapılmış kin ve düşmanlığa tahrik yok… Suçun unsurları oluşmadığından sanığın beraatine!”
AKIL İÇİN YOL BİRDİR!
Tabiî, bu hem “bizim” için, hem de “Türkiye’nin geleceği” için iyi bir haber!.. Ancak, “kartel medyası” için, kötü haber!..
Öyle ya;
Onlar, bizim “ülkemiz ve insanımız” için gösterdiğimiz bu “hassasiyet”leri her defasında çarpıtıp, işi “laikliğe” ve “din istismarı”na götürüyorlardı!..
İşte “mahkeme”nin kararı:
“Haber, halkın din farklılığı gözetilerek ve onları kin ve düşmanlığa tahrik amacıyla yapılmadığından, beraatine!”
Ne demişler;
“Akıl için yol, birdir!”
Yeter ki “esen rüzgâra” veya “zamana ve zemine” göre değil; “akıl”la hareket edilsin!.. O zaman, herkes “aynı doğru”da buluşur!..
Ama, ne yazık ki;
“Kartelciler” bir türlü beceremiyor bunu!..
“Renk” ve “fikir” değiştirmekte, “bukalemun”larla yarışıyorlar!..
———-
Çömez’den çocuk pornosu sorusu
AK Parti Balıkesir Milletvekili Sayın Turhan Çömez’i, çocuklar konusundaki hassasiyetinden dolayı kutluyorum. Birçoklarının “kulaklarının üstüne yattığı” bir konuda, Sayın Çömez, İçişleri Bakanı Sayın Abdülkadir Aksu’ya, dün şu “soru”ları yöneltti:
“Bakanlığınız, çocuk pornografisiyle ilgili hangi önlemleri almaktadır? Çocuk pornografisinin önüne geçmek için; toplumsal eğitim, emniyet güçlerinin yaygın denetim ve yaptırımları, internet kafelerin daha kapsamlı denetimleri, çocuk pornosu yayını yapan internet sitelerinin Türkiye’den izlenmesinin engellenmesi ve çocuk pornografisi suçlarına karışanların cezai yaptırımlarının artırılması için yasal düzenlemeler yapılmasına katkı sağlanması gibi çalışmalar yapılmasını doğru ve gerekli buluyor musunuz?”
Şu işe bakın ki; Çömez’in bu önergeyi verdiği gün; “CHP’li milletvekilleri”nin de, “liseli kız öğrenciler”in alınlarına, tıpkı “dansöz”lere yapıldığı gibi “para yapıştırdığı” haberleri yansıdı gazetelere!..
“Zihniyet farkı” dedikleri, bu olsa gerek
Published in: on Nisan 8, 2007 at 8:55 am  Yorum yapın  
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.