Şair Nabi

Didaktik Şairimiz Nâbî’nin 296’ncı vefat yıldönümü (12.04.1712) “Burada edepsizlikten sakın!”
Posted On: Salı, 2007-04-10 23:26 by halisece

Halis ECE

“Burada edepsizlikten sakın!”

Didaktik Şairimiz Nâbî (1642) – (12.04.1712)

1642’de yılında Urfa’da doğan meşhur dîvan şarimiz Nâbî, şehrin tanınmış ailelerindendir. Peygamberler şehri Urfa’nın manevi ikliminde iyi bir eğitim ve öğretim almış; Arap ve Fars dillerini çok iyi bilmektedir. Devrinde “Sultanü’ş-Şuara” ünvanı ile anılmıştır. Asıl adı Yusuf’tur.

Nâbî, 24 yaşında İstanbul’a gelmiş… Kendisini himaye eden Musahip Mustafa Paşa’nın vefatı üzerine İstanbul’dan ayrılıp Halep’e gitmiştir. Burada 25 yıl kadar ikamet eden şair, o günkü şartlara göre rahat sayılabilecek bir hayat yaşamıştır.

1710’da tekrar İstanbul’a dönen Nâbî, çeşitli devlet memurluklarında bulunmuş, 12 Nisan 1712’de de burada vefat etmiştir. Mübarek naaşı, Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığı’da medfundur.
***

Yaşadığı dönemde üstad bir şair olarak kabul gören Nâbî, daha çok didaktik (öğretici) şiire önem vermiştir.

Nâbî, hikemî tarzın edebiyatımızdaki üstadıdır. Sağlam bir tekniği ve kusursuz-pürüzsüz denilebilecek tarzda bir dile ve üslûba sahiptir. Türk edebiyatının büyük şairlerinden biridir. (1)
***

NÂBÎ’NİN HAC YOLCULUĞU, MEŞHUR ŞİİRİ VE MÜEZZİNLERİN RÜYASI

17. asırda yaşamış, zahiri eğitim ve öğretiminin yanında batıni/tasavvufi terbiye de görmüş olan Peygamber âşığı dîvan şairimiz Nâbî, padişah IV. Mehmed döneminde Hacca gitmek üzere bir kısım devlet erkanıyla birlikte yola çıkar. Takvimler miladi 1678 yılını göstermektedir. Bu hac yolculuğu esnasında yaşadığı rivayet edilen önemli bir hadise vardır. Şöyle ki:

Hac kafilesi hazırlanır ve yola koyulur…

Hatırlamakta fayda var; o dönemde günlerce süren meşakkatli bir yolculukla ancak menzile ulaşılabiliyordu… Şairin de içinde bulunduğu kafile Medine’ye yakın bir yerde vakit geç olduğu için mola vermişti…

Nabi, mübarek yerlere yaklaşmış olmanın heyecanı ile uyuyamamıştır. Gözleri etrafta gezinirken devletlû bir kişinin, ayaklarını Kıble’ye karşı uzatarak yattığını görür. Böyle durumlarda çok hassas olan şair, edebe aykırı bu gaflet hâlini görür görmez, içinden gelen bir ilhamla, irticalen aşağıdaki kasideyi söyler:

Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-i Hudâ’dır bu
Nazargâh-i ilâhidir, Makam-ı Mustafâ’dır bu

Felekde mâh-i nev, Bâbüsselâm’ın sîne-çâkıdır
Bunun kandili Cevzâ, matla’-i ziyâdır bu

Habib-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette
Tefevvuk-kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i adem zâil
Amâdan açdı mevcûdât düş ceşmin tûtiyâdır bu

Muraât-ı edep şartıyla gir Nâbî bu dergâha
Metâf-ı kudsiyandır cilvegâh-ı enbiyâdır bu

Şiiri, bugünkü konuşulan dille şöyle ifade edebiliriz:

Burada edepsizlikten sakın, çünkü burası Allah Habîbi’nin/Sevgilisinin diyârıdır, İlahî bakışlarla süzülen Makam-ı Mustafa’dır.

Gökteki yeni ay, Bâbüsselâm’ın (Selâm kapısının) yüreği yanık âşığıdır. Ayın kandili Cevzâ yıldızı bile ışığının nûrunu O’ndan almaktadır.

Burası, Allah’ın (c.c.) Sevgilisi’nin ebedî istirahatgâhının, türbesinin bulunduğu yerdir ve fazilet bakımından Cenâb-ı Hakk’ın Arş’ının bile üstündedir.

Bu toprağın ziyâsından, yokluğun karanlıkları ortadan kalktı… Bütün yaratılmışların görmeyen gözleri açıldı; çünkü bu toprak, gözlere şifa veren sürmedir.

Ey Nâbî, bu dergâha edep ölçülerini gözeterek gir; zira burası meleklerin tavaf ettiği ve Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) tecelli ettiği bir yerdir. (2)
***

Bu beyitleri duyan kişi hemen toparlanır, ayağa kalkar. Davranışı kasti değildir ama çok utanır, mahcup olur. Bir müddet sonra herkes toparlanır ve yola koyulurlar. Sabah ezanları okunurken Medine’ye yaklaşmışlardır. Fakat hayretler içerisindedirler! Mescid-i Nebî’nin bütün minarelerinden müezzinler salâ verir Nâbî’nin biraz önce dile getirdiği kasîdeyi okumaktadır: “Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-i Hudâ’dır bu / Nazargâh-i ilâhidir, Makam-ı Mustafâ’dır bu” diyerek…

Namazlar kılındıktan sonra kafilede bulunanlar büyük bir şaşkınlık içinde müezzinlere sorarlar:

— Bu şiiri Nabi daha bu gece yolda iken söylemişti. Siz nereden biliyorsunuz?

Aldıkları cevap hem enteresan, hem muhteşemdir:

— Peygamber efendimiz (s.a.v.) bu gece rüyamızda bize bu kasîdeyi öğretti ve sabah ezan’ından önce okumamızı söyledi.
***

Bu husustaki bir başka rivayetse şöyledir:

Şair Nâbî, zamanın paşalarından birinin ilgi ve iltifatına mazhar olur ve aynı kafilede beraberce hac yolculuğuna çıkarlar.

O devirlerde hacca deve ile gidilir. Develerin sırtına yüklenen ve mahmel ismi verilen, iki kişinin rahatça yolculuk edebileceği bir semer vardır.

Nabi ile Paşa da böyle bir devede yolculuk ederler. Nihayet bir seher vaktinde Medine topraklarına ayak basarlar. Nâbî, Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) mübarek kabrini ziyaret edeceğim diye heyecanlanır; mahmelin öbür tarafında ise Paşa yatmış uyuyor, hem de ayakları Kıble’ye karşı! Bu durum Nâbî’ yi müteessir eder.

‘İki cihan güneşinin bulunduğu topraklara geldik. Biraz sonra Medine şehrine gireceğiz. Böyle yatmak hiç münasip olur mu?’ diye düşünür ve bu heyecanla dudaklarından yukarda geçen o mısralar dökülür.

Nabi farkında olmayarak bu mısraları birkaç kere tekrarlar. Her tekrar edişte sesi biraz yükselir… Ve nihayet öbür tarafta uyumakta olan Paşa uyanır.

— Nabi ne oldu, ne söylüyorsun, der. Nâbî de:

— Efendim, Peygamberimizin (s.a.v.) kabr-i sadetlerinin bulunduğu Medine şehrine geldik de, bazı şeyler hatırladım, bunları söyledim.

Paşa da Nâbî’nin heyecanına katılır. Abdest alıp yaya olarak Medine sokaklarında Ravza-i Mutahhara’ya doğru yürürler. Bu esnada kulaklarına bir ses gelir. Durup dinlerler.

Gelen ses Mescid-i Nebî’nin minarelerinden yükseliyor. Sesi dikkatle dinleyince, biraz evvel Nâbî’nin söylediği mısraların müezzin tarafından okunduğu anlaşılır. İyice duygulanırlar. Paşa Nâbî’ye şöyle seslenir.

— Nabi bu hal nedir? Nâbî de:

— Bilmiyorum, der.

Her ikisi de sükût ederler ve beraberce minarelerden birinin kapısına giderler. Müezzinin minareden inmesini beklerler. Müezzin inince:

— O söylediklerin ne idi, onları ne için söyledin, sebebi nedir, diye sorarlar. Fakat müezzin bir türlü söylemez. Ne kadar ısrar ederlerse de, “Söylemem, kafamı kesseniz de söylemem!” deyince:

— Ama, der Nabi, bunları biraz önce ben söyledim. Sana kim haber verdi? Bu sefer müezzinin tavrı ve şekli değişir, heyecanla:

— Senin ismin Nabi mi? der.

— Evet, cevabını alınca müezzin, Nabi’nin ellerine, Nabi de müezzinin boynuna sarılır. Bu dehşetli manzarayı seyreden Paşa, dayanamayıp:

— Nereden bildin bunun isminin Nabi olduğunu, Allah aşkına söyle, der. Müezzin rüyasını anlatır: Efendim der, akşam abdestli olarak yatmıştım. Biraz evvel Peygamberimizi (s.a.v.) rüyamda gördüm. Ey müezzin kalk, yatma! Ümmetimden benim âşıklarımdan Nâbî isminde bir şair, beni ziyarete geliyor. Hakkımda şu kasideyi yazdı; hoşuma gittiği için bunu okumanı arzu ediyorum. Şu cümlelerle minareden onu istikbal et/karşıla, dedi. Ben de hemen kalktım. Abdest aldım. Peygamberimizin (s.a.v.) iltifatına mazhar olan o âşık kimdir diye düşünerek minareye koştum ve rüyamda Efendimizden (s.a.v.) öğrendiğim beyitleri aynen okudum.

Nâbî, sevincinden oracığa bayılıp düşer. O bu iltifata, Rasûlüllah Efendimiz’e (s.a.v.) duyduğu edep ve muhabbet vesilesiyle nâil olmuştur. (3)

Allah dostlarına göre edep, insanın bedenindeki ruhtur, enbiyâ ve evliyânın göz ve gönül nurudur, şeytanın ve nefs-i emarenin katilidir, insanla hayvanı birbirinden ayıran en önemli haslettir/vasıftır. Budan dolayı yine denilmiştir ki:

Edep bir tâc imiş nûr-i Hüdâ’dan
Giy ol tâcı, emin ol her belâdan

Allah ve Rasûlü’ne yükselen merdivenin basamakları, ancak edeple çıkılır… Edepten yoksun olanlar, manevi derece itibariyle terfi ve terakkiden de mahrumdurlar.

Evet, hikâyeler biraz değişik. Ama eskilerin tabiriyle, “rivayetler farklı da olsa, maksat bir”.
***

ŞİMDİ DE GELELİM ŞAİRİMİZİN ESERLERİNE

Nâbî’nin yayımlanmış Dîvân’ından başka bir Farsça Dîvânçe’si, Hayriyye, Hayrabad ve Surnâme adlarında üç mesnevisi bulunmaktadır.

Tuhfetu’l-Haremeyn’i, “Hicaz Seyahatnamesi” adıyla Seyfettin Ünlü tarafından terceme edilmiş ve Timaş Yayınları’nın Hicaz Seyahatnamesi dizisi arasında neşredilmiştir.

Hikmet ve irfana dayalı şiirleriyle meşhur olan Nabi, bu seyahatnamesini de yer yer, şiirinin en güzel örnekleriyle süslemiştir.

Hayriyye’si Bedir Yayınevi tarafından 1989’da neşredilmiştir. Kitap, 15.5 x 23.5 cm. ebadında, 256 sayfa, Türkçe ve Karton kapaklıdır.

Yaşadığı asırda “edebiyatımızın pîri” olarak anılan hikmet şâiri Nâbi merhum, oğluna hitâben kaleme aldığı adı geçen bu eserinde, yani “Hayriye” isimli nasîhatnâmesinde diyor ki:

Şükr kıl ni‘metine Mevlâ’nın / Tâ ziyâde ola âb u nânın

Şu demek: Allâh’ın nimetine şükür ile kanatkâr ol ki; ekmeğin ve suyun (rızkın) aslâ kesilmesin, daima artsın.

Onu taklid ile tâkip eden bir başka söz ustası Sünbülzâde Vehbî (V. 1808) merhum da yine oğluna şöyle bir öğüt veriyor:

Yine sen eylegör kim iffet
Bulasın mâlde hayr u bereket
Ya‘ni terk etme rüsûm-i vera‘ı
Halkın emvâline kılma tama‘ı

Yani demek istiyor ki: Her işte iffeti elden bırakma ki, malından hayır ve bereket göresin. Haramdan sakınmayı aslâ terk etme ve hiçbir vakit halkın malına göz dikme.

Materyalist toplumumuzun ictimaî/sosyal marazlarından en belli-başlıları, bize bu şâirlerimizin kaçınmamızı söyledikleri ihtiras, tamah yani açgözlülüktür. Bunların ilacı da yine onların tesbitleriyle; şükür, kanaat, iffet ve haramdan kaçınmaktır. Bu yoldaki pek çok tavsiyeler, dînî eserlerimizin birçoğunda mevcuttur. Şüphesiz Nâbi ve Vehbî de zaten o çeşit kaynakları okuyarak büyümüş ve bizâtihî kendi şahsiyetlerinde bunu tecrübe ile hazmetmiş kişilerdir; bu değişmez hakikatleri, o güzel şiirleriyle dile getirmişlerdir.

Pek çoğumuz bu ilaçları yerinde ve zamanında tatbik edemediğimiz içindir ki; bu çeşit hastalıklara tutulur, rızık korkusu çeker, şeytanın bizi fakirlikle korkutmasına kanıveririz.

Doğrusunu isterseniz, “tüketim toplumunda” bu imtihandan yüzünün akıyla çıkmak da ateşten gömlek giymekle müsavidir, denilse yeridir.

Âile fertlerinin her biri ayrı ihtiyaçlar gösterip dururken, gelirin masrafa denk bütçe ile kotarılması elbette ki zordur.

Ancak şükür ve kanaattir ki insanı rahatlatır, endişelerini giderir.

Hele bir de haramdan kaçınıp iffetinizi koruyorsanız, birdenbire malınızın bereketlendiğini görürsünüz.

Değil mi ki Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes hazretleri razzâk-ı âlemdir, rızka kefildir; o halde ona lâyık kul olmak, bu kefâleti hak etmeye kâfi gelecek, hatta artacaktır.

Eğer rızk sıkıntısı çekiyorsak, bu ilaçları bir kez deneyelim. Elimizde hayır-hasenat için bile para kaldığına şahit oluruz. Bunda hiç mi hiç şüphemiz olmasın.
***

NÂBÎ’DEN ÇOK ÖNEMLİ BAZI BEYİTLER

Kendisine kötülük edenler, bedduada bulunanlar için şöyle hayır-dua ediyor o yüce gönüllü insan:

Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı Yârabbi şâd olsun
Benim çün nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun

Şöyle demek: Ya Rabbi, hüzünlü-kederli gönlümü kıranlar-yıkanlar, mesrur-bahtiyar-mutlu olsun. Benim için muradına ermesin, bahtsız-talihsiz olsun diyenler, muradına ersin, arzusuna kavuşsun.
***

Tütünün kötülüğünü bir teşbihle/benzetmeyle ifadeye çalışıyor:

Gâh şimşîr-i sitem, gâh azâb-ı âteş
Küşte-i kavm-i nasârâ gibidir tönbâkû

Yani tütün önce kıyıldığı, sonra da ateşle yakıldığı için Nâbi merhum onu, bir Nasârâ (gayrimüslim) kavmi ölüsüne benzetmiştir.
***

İyilik ve ikramın unutulduğunu

Rüsûm-i lûtf u kerem halk içinde mensîdir
Fakat alıp verilir bir selâm kalmıştır

serzenişiyle dillendiriyor ki şu demek: Halk arasında iyilik ve ihsan âdetleri unutulmuş, alınıp verilir sadece bir selâm kalmıştır.

Peki toplum o gün öyle idiyise, ya bugün ne haldedir, demeye bile dilimiz varmıyor; çünkü zaten neyin ne olduğunu fiilen yaşıyoruz.
***

Sabır ve vefa’nın kayboluşunu, bugünkü neslin bile rahatlıkla anlayabileceği kelime ve kavramlarla gayet açık ve veciz bir tarzda şöyle anlatıyor:

Bende yok sabr u sükûn, sende vefâdan zerre,
İki yoktan ne çıkar, fikredelim bir kerre.
***

Halkı önce soyup sonra da teselli vermeye kalkışanlara…

Halkın emvâlin alıp sonra tesellî vermek,
Füls-i mâhîyi soyup yağda pişirmek gibidir.
Gûsfendânın edip kat‘ tarîk-ı nefesin,
Ayağından üfürüp sonra şişirmek gibidir.

Bugünkü konuşulan dille ifade edecek olursak, demek oluyor ki:

“Halkın malını elinden alıp, sonra da ona tesellî vermek; balığın pullarını soyup, yağda kızartmak gibidir. Yahut da bu; koyunun önce nefes borusunu kesip, sonra ayağından üfleyerek şişirmeye benzer.”
***

Cimrilikten-bencillikten sakındırmak, cömertliği teşvik

Yalnız lokmaya bâz etme dehen
Hissedâr et yediğin nimetten

Beytin mefhûmu: “Yalnız başına ağzına lokma girmesin; yediğin nimetten muhtaçlara da yedir” demektir.

DİPNOTLAR
(1) Nihad Sâmi Banarlı, Türk Edebiyatı Tarihi, Devlet Kitapları, Mİlli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1987, II, 669-673.
(2) Çeviride yararlanılan kaynaklar: Halil İbrahim Şener, Tâhirü’l-Mevlevî’nin Na’t-ı Şerîf-i Nâbî’si ve Tahlîli, İstem Dergisi, Sayı: 1, s. 11 vd., Nâbî Divanı (Hazırlayan Dr. Ali Fuat Bilkan), MEB Yayınları, Türk Edebiyatı Dizisi, İstanbul 1997, II/952.
(3) Dr. Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, 11/8, Ziyaret Edepleri ve Yolculuk Hükümleri.

Reklamlar
Published in: on Nisan 21, 2007 at 7:23 pm  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://hayreddin.wordpress.com/2007/04/21/sair-nabi/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: