Çanakkale Mektupları

Çanakkale Mektupları

Çanakkale Savaşı bir ümmetin diriliş ve direniş mücadelesidir. Orada savaşanların hepsi de bunun şuurundadır. Onlar Çanakkale’de neden can verdiklerini, bize bıraktıkları hâtıra, mektup ve destanlarında büyük bir îmân ve vecd ile anlatmaktadırlar.

Sık sık böyle söylüyordu bizim köyün Halil İbrahim Onbaşısı! O üç kıtada yedi ayrı cephede tam sekiz yıl beş devlete karşı savaşmıştı. Ne yıllık izne gitmişti, ne de sıla ziyaretine… O; Çanakkale destanını da yazanlardandı. O günleri ne de iyi hatırlıyordu. Ah bir dinleyebilseydiniz.
Konuşmasına, “Gâvur, Anafartalar’a çıkarma yapmıştı” diye başlardı ve şöyle devam ederdi; “Gâvurla aramızda yüz, yüz elli metre kalmıştı. Bir İngiliz yüzbaşı biraz öne çıkarak, bizimle konuşmak istedi. Karşısına çıkaracak zabitimiz kalmamış, hepsi şehit olmuştu. Sadece bir tane zabit vardı, fakat o da bize komuta ediyordu. Hemen bana, “Halil İbrahim Onbaşı! Yanına iki er al da, şu gâvurlar ne istiyorlar, bir konuş” dedi. Ben de yanımda iki er ile ileri çıktım. Gâvur zabiti önce İngilizce sert sert bir şeyler söyledi. Ben de söylediklerinin aynısını, anlamını bilmeden yalan yanlış telaffuzla ona iade ettim. Sonra o, fasih bir Türkçe ile “Bak onbaşı başınızda sizi temsil edecek bir subayınız bile kalmadı, bizimse her biri on binlerce asker taşıyan birçok savaş gemimiz var” dedi. Ben de; “Sizin olsa olsa elli-yüz geminiz vardır. Eh! Onların her birinde beş on bin askeriniz ya var, ya yok. Ya bizim; her bir askerimizin göğsü bir gemidir, orada sizin milyonlarca askerinizin bile durduramayacağı ve söndüremeyeceği bir iman vardır” cevabını verdim. İngiliz zabiti hiçbir şey söylemeden geri döndü. Bir de baktık ki, sabah İngilizler çadırlarını sökmüşler, geri gidiyorlar. İşte ben; “good by” lafını ilk orada öğrendim.”
Çanakkale Savaşını Kim Kazandı? Büyük şairimiz Yahya Kemal ne güzel de tesbit etmişti. “Biz tarih yapmaktan, yazmaya vakit bulamadık” diye… Çanakkale de öyle değil mi? İngiliz Başkomutanından, sıradan Anzak askerine varıncaya kadar bütün düşmanlarımız, Alman’ından Avusturyalısına bütün müttefiklerimiz Çanakkale ile alâkalı ciltler dolusu eserler, hatıralar kaleme aldılar. Ya biz? Bizse ne hikmettir bilinmez, deniz savaşları sırasında Enver Paşa’nın “bildirilerini”, kara çıkartmaları sırasında Mustafa Kemal’in askeri faaliyetlerini “Çanakkale destanı” olarak takdim etmekten başka bir şey yapmadık. Devrin idarecileri 1915’lerde Harb Mecmuası’nda, Çanakkale Savaşında hiç bulunmayan Enver Paşa’yı ve onun dostu Alman General Liman von Sanders’i kahraman ilan etmekten, 1924’te ise savaşın bütün kahramanlıklarının Mustafa Kemal’e ait olduğunu isbat için Donanma Mecmuası’nın 1915 tarihli nüshalarına; “Fevkalâde nüshalar” ilave etmekten başka ne yaptı? Çanakkale’yi iyi tahlile mecburuz. Her birimizin ailesinden muhakkak ki orada birer şehit vardır. Dahası orada 57. Alay gibi topyekûn şehit olan alaylar bile vardı. Kısacası Çanakkale’de herkes üzerine düşeni fazlasıyla yapmıştır. Onun için Çanakkale’nin bütün milletimize ait olduğunu hiç bir zaman unutmamalıyız.
Çanakkale Savaşı bir ümmetin diriliş ve direniş mücadelesidir. Orada savaşanların, can verenlerin hepsi de bunun şuurundadır. Onlar Çanakkale’de neden can verdiklerini bize bıraktıkları hatıra, mektup ve destanlarında büyük bir iman ve vecd ile anlatmaktadırlar.
Bir Askerin Siperdeki İlk Gecesi İsimsiz genç bir subayın cepheden kardeşine gönderdiği, orijinal nüshası Askeri Tarih Arşivin (ATESE)de bulunan bir vesikadan faydalanan bir yazarımız, siperde ilk gecesini geçirmekte olan bir subayımızın duygularını onun ağzından şöyle anlatmaktadır:
“Sevgili Kardeşim Müfit Necdet’e, Başlar göklere doğru uzanmış, dağların üzerinde kartallar gibi uçuşan bulutlar, altın kurdelelerle işlenirken muhitin sükûn ve sükût ile titreyen kalbinde, karanlıkları yaran, zulmetlere meydan okuyan bir seda yükseldi. “Silâh başına!…”
Bu emir bir kaç şahısta, bir kaç ağızda tekrar ederek, yansıdı. Artık gölgeler dolaşıyor, fısıltılar çoğalıyor, bazen kısa, sert ve keskin emirler duyuluyordu. Mahmur gözler, arslan yürekler, cesur yiğitler karşılaştıkça, bir nakarat gibi; “düşman taarruz ediyormuş” deniliyor ve bu cümleyi hafif alaycı bir tebessüm takip ediyordu. Hiç bir yerde, hiç bir kimsede olağanüstülük, heyecan görülmüyordu. Ölüme karşı gitmeye hazırlanan bu cesur kahramanlar üzerinde küçük bir tereddüt bile hissedilmiyordu. Yalnız sükûn ve intizamla çalışan, düşmana karşı koyacak, ölümle çarpışacak; fakat vatanı kurtarmaya azmetmiş, milletin namusuyla, Müslüman Türk’ün mukaddesatıyla eğlenen, küçük görmek isteyen düşmanı kahredecek, şanlı bir destan ve kahramanlık görülüyordu. Genç subaylar kılıçlarını kuşanıyor, azimkâr gözlerle düşman istikametindeki yıldızlardan haberler sezmeye uğraşıyordu.
Bunlar da benim gibi, hepsi de genç, hepsi de yeni terfî etmiş, henüz gençlik devresinin ateşli ihtiraslarını yenmeden, gençliğin zevk ve emellerine doymadan, vatanın bağrında alçalmış çizmelerle boşa yürüyen düşmana haddini bildirmek için, namuslarına tecavüz edilmiş millettaşlarının, hakaret görmüş kardeşlerinin intikamını almak için, din için, namus için, vatan için kendi istikballerini çiğneyerek yurdun istikbali uğrunda hudutlara koşmuşlardı.
Ay, doğudan nurlu saçlarını dökerek, altın ışıklarıyla yolumuzu aydınlattı. Kâinatın boşluklarında hüzünler, elemler dolaştı. Gözler ileride, tüfekler omuzda; herkesin kalbinde nur ve iman; fikrinde din ve vatan endişesi vardı. Bu duygularla dolu olarak komutanlarının izini takip ederek ilerliyorlardı. Uzaklardan duyulan bir kaç silâh sesi, gecenin sessiz hüznünü yırtarak etrafa dağıldı.
Önde cüretkâr adımlarla yürüyen dinç, vakarlı subaylar, arkasında gözleri vatanın her tarafına sokulmak isteyen düşmana; şimşekler ve ateşler saçan bir kıt’a. Bunlar ayaklarının hareketiyle meydana gelen küçük, hafif çıtırtıları duymayarak, mehtabın ışıklarından sabahın olduğuna hükmeden, bülbüllerin ötüşlerine asla ehemmiyet vermeyerek, etrafın yeşil ormanlıkları arasından gösterilen istikamette düşmanı kahretmek için ilerliyordu. Sert, kısa ve emredici bir ses, gecenin mahmur karanlığı üzerinde uçuştu: “İstikamet 34 nolu müdafaa noktası!…”
Başlar sola, ayaklar sola, mangalar sola döndü. Artık yüksek, çetin, çakıllı, manalı bir dağ tırmanılıyordu. Mesafenin verdiği yorgunlukla terleyen yüzümü, beyaz “Mim” markalı mendile silerken, kalbimde saklayamayacağım bir acı duydum. Ruhum ezildi. Gözlerimde hayaller, beynimde birer birer mazinin tatlı hatıraları dolaştı. Batıya döndüm, İstanbul’un beyaz ufuklarına doğru üç senedir hasret çektiğim bir mevcudiyetin hayaline yemin ettim. “Vatanı düşman ayakları, camileri haç gölgeleri altında görmektense; genç hemşirelerin namuslarının ayaklar altına alınmasına, ihtiyar annelerin beyaz başörtülerine hakaret edilmesine razı olmaktansa, senin; özellikle senin, ey güzel hayal; düşman kucağında çırpındığını duymaktansa, şu yüksek tepenin bulutlara karışmış zirvelerinde bayrağım gibi kırmızı kanlara boyanarak ölümü isterim” dedim. Ettiğim bu yemini uzaklardan duyulan düşman mermilerinin boğuk sesleri takip etti. Yüksek, hâkim semâlara karışan tepenin oyulmuş bağrında girdiğimiz siperlerden; önümüzde gümüş pırıltılarla akan derenin parıltısı; tabiatın mehtap ile konuşması sanki görülüyor ve yakından hissediliyordu.
Önümüz toprak, arkamız toprak, her yanımız toprak ve kim bilir ihtimal bir kaç saat sonra büsbütün bu topraklara gömülmek için, bu hayata veda edecektik. Fakat hayır! Mukaddesatımı çiğnemek isteyen, Kâbe’me haçlar yerleştirmek isteyen, bu sefil düşman leşlerinden kan âbidesi ve zafer takları teşkil etmeden inşaallah ölmeyeceğim. Gözlerimde beyaz ve güzel bir hayal, ellerimde ölüm püsküren küçük ve yuvarlak bombalar olduğu hâlde yürüdüm ve atıldım. İlk bombayı sevgilim nâmına ateşlerken batıya, onun diyarına bulutlarla selâmlar, hürmetler yolladım.” Çanakkale bir cihattır. Orada sadece Anadolu ve Trakya’dan değil İslam coğrafyasının her yerinden gelenler savaşmış, zafere tüm İslam ümmeti sevinmiştir. Cava adalarının merkezi Batavya’dan Arjantin’in başkenti Buenos Aires’e, Sibirya eteklerindeki Ufa’dan Güney Afrika’daki Cape Town’a varıncaya kadar her coğrafyada yaşayan Müslümanlar Çanakkale zaferi için camilerde dua etmişler, şehitler için hatm-i şerifler okumuşlar, şehit aileleri için yardımlar toplamışlardır. Cepheye koşanlar da Osmanlı coğrafyasının her tarafından gelmişlerdir. Gelenlerin birçoğu da şehid olmuştur. Bu gün Çanakkale’de onlardan birçoğunun mezar kitabesi bulunmaktadır. “ Bağdat.. İbrahim oğlu Vehbi..
Doğum: 1890. 25 Yaşında.. Saray Bosna.. Veli oğlu İsmail.. Doğum: 1891. 24 Yaşında.. Halep.. Ahmet oğlu Bilal.. Doğum: 1894. 21 Yaşında.. Bükreş.. Mehmet oğlu Hüseyin.. Doğum: 1892. 23 Yaşında…”
Şam’lı Bir Şehid Anasının Enver Paşa’ya Mektubu Onlar gibi Çanakkale’de şehit olanlardan biri de… Alay’ın Birinci Tabur Dördüncü Bölük Kumandanı Şam’lı Rıza oğlu Ali Haydar Efendi idi. Bu gün Suriye’nin başkenti olan Şam’da yaşayan şehid yüzbaşının annesi Münire Hanım, Başkumandan Vekili Enver Paşa imzasıyla kendisine gönderilen karttan oğlunun şehadet haberini alınca; haberi büyük bir metanetle karşılamış ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya 22 Ekim 1915’de şu cevabı göndermişti:
“Bismillâhirrahmânirrahîm ve bihî nesta’în “İnnâ fetahnâ leke fethan mübînâ…”(Fetih/1) “Nasrun minallâhi ve fethun karîb ve beşşiri’l-mü’minîn.” (Saff/13) Muzaffer Osmanlı Ordusu’nun, Şanlı Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya!
Devletli Efendim; 8 Ağustos 1914 – 26 Temmuz 1915 tarihinde Çanakkale sahne-i harbinde Seddülbahir Kanlısırt mevkiinde, şehâdet mertebesine ulaşan… Alay’ın Birinci Tabur Dördüncü Bölüğü Kumandanı oğlum Ali Haydar bin Rıza Efendi hakkında gönderilen tebşirnâmeniz elimize ulaştı. Bir şehid annesi olmaklığımdan ve oğlumla beraber, bu necib milletimizin intikamını alacak olan ve onun hakiki ailesi olan şanlı ordumuzun kazandığı muvaffakiyetinden dolayı, en samimi duygularımla mesûdum ve iftihar ediyorum. Vatanın yükselmesi uğrunda gayret ve dirâyeti ile bütün cihânı hayrette bırakan asker evlatlarımıza ve kardaşlarımıza muvaffâkiyetlerinin artması için dua ediyorum. Bu duygularla bütün ma’iyyetinizle beraber teşekkür ve hürmetlerimi arz eylerim.”
Hastanedeki kahraman gazinin tabur komutanına yazdığı mektup;
“Muhterem Komutanım,
Sağ kolumu kaybettim, zararı yok, sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni üzen şey; yaramın hâlâ kapanmamasından dolayı kıt’ama katılamamam ve düşmanla çarpışamamamdır. Hastaneden kurtularak, bir an önce halen devam eden harbe iştirak edemediğim için, beni mazur görünüz, affediniz, muhterem komutanım.”
İnanıyoruz ki, Mehmet Çavuş’u komutanı affetmekle kalmamış, böyle bir askere komuta ettiği için Rabbine şükür secdesi yapmıştır.
Ya bizler, bu günkü hâlimizle, Çanakkale şehid ve gazilerine layık mıyız? Acaba onlar bizi affedebilecek mi? Çanakkale Zaferinin hakiki mânâsını anlamak, bu soruya verilecek cevapla doğrudan alâkalıdır. Onlara layık olmak demek; ancak Çanakkale ruhunu taşıyan “Âsım’ın Nesli” olmakla mümkündür. Ne mutlu bu rûhu yaşayan ve yaşatan
Ümmet-i Muhammed’e!…

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-03-27 (302 okuma)

[ Geri Dön ]

Published in: on Şubat 12, 2009 at 8:53 pm  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://hayreddin.wordpress.com/2009/02/12/canakkale-mektuplari/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: