İMAN ESASLARI – MART 2008

İMAN ESASLARI – MART 2008

Bir Müslüman’ın Allâh-ü Teâlâ’ya olan inancı ne şekilde olmalıdır?
Allâh-ü Teâlâ’nın zâtıyla ve sıfatlarıyla bir olduğuna inanması şeklinde olmalıdır.
Allâh-ü Teâlâ’nın zâtıyla ve sıfatlarıyla bir olmasının manası nedir? Zâtı ve sıfatları hususunda eşi ve benzerinin olmamasıdır. (Fıkhu’l Ekber)
Allâh-ü Teâlâ’nın sıfatları kaç kısımdır?
Tenzîhî (Selbî), Subûtî ve Fiilî olmak üzere üç kısımdır.
Tenzîhî (Selbî), sıfatlar ne demektir?
Tenzîhî (Selbî) sıfatlar altı tanedir;
1 – Vücut
2 – Kıdem
3 – Bekâ
4 – Vahdâniyyet
5 – Muhalefetün Li’l-Havâdis
6 – Kıyam bi nefsihî

Vücût ve demektir?
Yokluğu düşünülmemektir. Bazı îtikad kitaplarında vücût sıfatını tenzîhî (selbî) sıfatlardan saymayıp, ona “Sıfatı Nefsiyye” denilmiştir. (Muvazzah ilm-i Kelâm, Osmanlıca shf. 118)

Kıdem ne demektir?
Varlığının başlangıcı olmamak.
Bekâ ne demektir?
Varlığının sonu olmamak.
Vahdâniyyet ne demektir?
Ortağı bulunmamak.
Muhâlefetün Li’l-Havâdis ne demektir?
Yaratılmışlara hiçbir yönden benzememek.
Kıyam bi nefsihî ne demektir?
Varlığı için başkasına muhtaç olmamak. Görüldüğü gibi bu sıfatlarla, ulûhiyete (ilâhlığa) nispet edilmesi mümkün olmayan;
1 – Yokluk
2 – Varlığın başlangıcı olma
3 – Varlığın sonu olma
4 – Ortağı bulunma
5 – Yaratılmışlara benzeme
6 – Varlığı için başkasına muhtaç olma, kavramları selb (nefy) edilmiştir. Bu itibarla da bu sıfatlara “Selbî” sıfatlar denilmiştir.
Ayrıca: “Kelâm ilmi” ile alâkalı kültür geliştikten sonra Selbî sıfatlar çoğaltılmıştır.
Şöyle ki: Muteber kitaplarımızdan olan “Akâid-i Nesefî” de selbî sıfatlara şunlar da eklenmiştir. Allâh-ü Teâlâ:
1 – Âraz (renkler ve hareketler gibi, kendi başına duramayan, belirebilmesi için bir cevhere muhtaç olan şey)
2 – Cisim (yer kaplayan, eni, boyu, yüksekliği olan madde)
3 – Cevher (başlı başına durabilen madde)
4 – Şekle bürünen
5 – Sınırlandırılan
6 – Nicelenen
7 – Hacimli olan
8 – Birleşik parçalardan teşekkül etmiş olan
9 – Sonu olan
10 – Mâhiyet ve keyfiyeti olan
11 – Mekân tutan
12 – Üzerinden zaman geçen
13 – Kendisine bir şey benzemeyen
14 – Herhangi bir şey ilim ve kudretinin dışında kalan bir varlık değildir (Nesefî: 31-36)
Subûtî sıfatlar ne demektir?
Allâh-ü Teâlâ’nın zâtına nispet edilen ve O’nun ne olduğunu ifade eden sıfatlar demektir. Bu sıfatlara “Zâtiye, Vücûdiye” sıfatları da denilir.
Sübûtî sıfatlar nelerdir?
1 – Hayat: Diri olmak
2 – İlim: Bilmek
3 – Semî’: İşitmek
4 – Basar: Görmek
5 – Kudret: Güç yetirmek
6 – İrâde: Dilemek
7 – Kelâm: Konuşmak
8 – Tekvîn: Oluşturmak
Bu sıfatların yok sayılması durumunda onların zıttı olan aşağıdaki sıfatlar lâzım gelir. (Şerhu’l-Emalî: Shf. 5)
1 – Mevt: Ölü olmak
2 – Cehl: Bilmemek
3 – Samem: Sağır olmak
4 – Âmâ: Kör olmak
5 – Acz: Aciz olmak
6 – Kerâhiyet: İsteksiz olmak
7 – Bekem: Dilsiz olmak
Matürîdî’ler; Allâh-ü Teâlâ’nın sübûtî sıfatlarına: “Yapmak, yaratmak ve oluşturmak” anlamına gelen: “Tekvin” sıfatlarını ekleyerek sübûtî sıfatların sekiz adet olduğunu söylemişlerdir.
Bu tekvin sıfatı yok sayılması durumunda zıttı olan mana lâzım gelmez.
Zira Allâh-ü Teâlâ hakkında “Tekvin” (yaratmak, yapmak, oluşturmak) sıfatı düşünülebileceği gibi, yaratmamak, yapmamak da düşünebilir.
Burada yeri gelmişken Allâh-ü Teâlâ’nın sübûtî sıfatlarıyla ilgili bazı açıklamalar yapalım:
1 – Hayat (Allâh-ü Teâlâ’nın diri olması), Allâh-ü Teâlâ diridir. Bu diriliği ezelî ve ebedî olup başlangıcı ve sonu yoktur. Hudûs (sonradan olma) ya da fenâ vasfında (yok olacak nitelikte) değildir.
2 – İlim (her şeyi bilmesi),
Allâh-ü Teâlâ yerde ve gökte olan her şeyi bilir, ona gizli ve açık diye hiçbir şey yoktur. Kâinattaki yaprakların sayısı, çiçeklerin, tanelerin, kumların adedi ve denizlerin damlaları ona malumdur.
Geçmişi geleceği, insanın kalbine gelen düşünceleri, diliyle konuştuklarını, içini ve dışını çok iyi bilir. O, hâzır (görünen)ler ile gâip (görünmeyen)leri bilir.
Gaybı (gelecekte olacağı) bilen yalnız O’dur, başkası bilemez, bilenler de ancak O’nun bildirmesiyle bilebilirler. O, unutmaktan, şaşırmaktan berî (uzak)tır. Bilmesi kendinden olup duyu organları ve akıl gibi vasıtalarla değildir.
3 – Semî’ (her şeyi duyması), Allâh-ü Teâlâ semî’ (işitici)dir. Sesli ya da sessiz olan her şeyi duyar. Bir kimsenin kulağına fısıldanıp kendisinin duymadığı şeyleri de duyar.
Duyması kulak gibi bir aletle değildir. İşitmesi sonradan olma değildir. Yok, olucu da değildir.
4 – Basar (her şeyi görmesi), Allâh-ü Teâlâ her şeyi görücüdür. Simsiyah bir gecede siyah karıncanın siyah bir taş üzerinde yürümesini görür, ayağının sesini duyar.
O’nun görmesi göz vasıtasıyla değildir. Bu sıfat da hem ezelî hem ebedîdir (sonradan olmadığı gibi yok olucu da değildir).
5 – İrâde (dilemesi), Allâh-û Teâlâ dileyicidir, dilediği her şeyi yapar. Dilemediğini de yapmaz. Cihanda olan iyi ve kötü ne varsa her şey O’nun dilemesiyle olmuştur.
Hiçbir kimse ve hiçbir şey O’nu bir şey yapmaya ve dilemeye mecbur edemez.
Şu halde kendisine itaat eden müminlerin bu hallerini dileyen O’dur. O dilemese kimse iman edemez ve O’na itâatta bulunamazdı.
Kâfirlerin küfrünü ve fâsıkların fıskını (yaptıkları kötülükleri) dileyen de O’dur. O dilemeseydi hiç kimse kâfir ve fâsık olmazdı. O dilemeden bir sivrisineğin kanadını oynatması bile mümkün değildir.
Biz ne yapıyorsak O’nun dilemesiyle yapıyoruz. O’nun dilemediği şeyler olmaz, eğer olsaydı, bu O’nun acizliğine alâmet olurdu ki, Cenab-ı Hak bundan münezzehtir. O dileseydi bütün insanları kâfir ya da mümin yapabilirdi. Eğer burada: “Neden bütün insanların mü’min olmasını dilememiş de çoğunun kâfir olmasını dilemiştir?” denecek olursa buna şöyle cevap verilir:
Cenab-ı Hakkın dilediği ve yaptığı işlerden ve bu işlerin hikmetinden suâl olunmaz (sorulmaz). O herkese sual soran ve dilediğini yapan fâili muhtar (istediğini yapmakta serbest) olan zattır.
O’nun yaptığı her şeyde sayısız hikmet (incelik) ler vardır. İnsanların aklı bunları idrâk edecek durumda değildir. Bu demektir ki; O’nun kâfirleri yaratıp, onların küfrünü murad etmesinde, yılan, akrep gibi zararlı hayvanları ve diğer türlü kötülükleri yaratmasında olduğu gibi, bizim idrâk edemediğimiz sayısız faydalar vardır ki, bizim bunları bilmemiz de gerekli değildir.
Bize gerekli olan; Allah’ın her iş ve muradında bir hikmetin bulunduğunu bilmektir. O’nun irâdesi ezelî ve ebedî olup, sonradan olma değildir.
6 – Kudret (her şeye gücü yetmesi) Allâh-ü Teâlâ her şeye kâdirdir. O, mümkün olan her şeyi ve dilediğini yaratır. O istese ölüye hayat verir. Ağaç ve taşı konuşturur ve yürütür. O’nun güç yetiremediği hiçbir şey yoktur. O dilerse binlerce göğü ve yeri yaratır. Dağları altına ve gümüşe çevirebilir. Nehirleri tersine akıtabilir. Akan suları gümüş ve altın yapabilir.
Dilediği kulunu doğudan batıya, yeryüzünden yedinci kat semaya çıkarıp geriye döndürebilir. O’nun kudreti ezelî ve ebedî olup sonradan olma ve geçici değildir.
7 – Kelâm (harf ve sese muhtaç olmadan konuşması), Allâh-û Teâlâ söyler, konuşur fakat O’nun konuşması bize benzemez, konuşması dil ile değildir. Bazı kullarına vâsıtasız olarak hitap eder. Meselâ Musa (Aleyhisselâm) Tûr dağındaki nidâsıyla, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Selem)a miraçtaki hitâbı, bu hususta birer örnektirler. Bazı kullarına Cebrâil (Aleyhisselâm) vâsıtasıyla hitâp etmiştir. Resûlullâh (Sallallâhu Aleyhi ve Selem)e gelen vahiylerin ekserisi böyledir.
Kur’ân-ı Kerim Allâh-ü Teâlâ’nın sözüdür. Başlangıcı ve sonu yoktur. Mahlûk (yaratılmış) olmadığı gibi geçici de değildir.
8 – Tekvîn (dilediğini yaratması), Allâh-ü Teâlâ dilediğini yaratır. Zerreden Küreye varıncaya kadar her şeyi O yaratmıştır. O’ndan başka Hâlik (yaratan) yoktur. Canlıların hareket ya da sükûn (duruş)larını, itaat ve isyanlarını, iman ve küfürlerini bütün hayır ve şerri yaratan O’dur. Elin hareketi, dilin konuşması, gözün yumulup açılması hep O’nun yaratmasıyladır.
Bu hususta Mevlâ Teâlâ: “Sizi de, yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır.” (Sâfâhat Suresi: 96) buyurmaktadır. Dolayısıyla herkesin yaptığı amel ve işlerin yaratıcısı Allâh-ü Teâlâ’dır. Bize verdiği irâdey-i cüziye ile bizi yaptığımız işlerin fâili (yapıcısı) kılmıştır.
Bu sebeple herkes yaptığı işlerin ceza ve mükâfatını görecektir. Bütün canlıları yaratan O olduğu gibi hepsini rızıklandıran, hasta yapan ve sıhhatte tutan, öldüren ve dirilten O’dur.
Ateşle temas halinde elin ısınması ya da yanmasını, karla ve buzla temasında üşümesini yaratan O’dur. Bir kimseyi ateşe atsalar da, Allah o kimseyi dilerse yakmamaya kâdirdir. Nitekim İbrahim (Aleyhisselâm)ı yakmayışı bunun misâlidir.
Yine karlar içindeki bir kulunu üşütmeyebilir. Ancak Cenab-ı Hakk’ın âdeti öyle cereyan eder ki, ateşle temas yanmayı gerektirir. Allâh-ü Teâlâ da onu yaratır.
Üşümeyi yaratan da kar değildir. Ancak Allâh-ü Zülcelâl’dir. Tokluğu yaratan da Allâh-ü Teâlâ’dır. Eğer O, tokluğu yaratmasıydı insanlar ne kadar yeseler doymazlardı. Acıkmak ve diğerleri de bunun gibidir. Hulâsa; Allah’tan başka yaratan ve etkileyen yoktur. Her şey O’nun yarattığıdır.
O’nun bu sıfatları, zâtıyla kâim olup kadîmdirler, sonradan olmadıkları gibi yok olmaz ve değişmezler. İşte Allâh-ü Teâlâ’yı bu sıfatlarla muttasıf olarak tanıyan kul “Ârif” (Allah bilici) sayılır.
Allâh-ü Teâlâ’yı bu sıfatların zıddı olarak noksan sıfatlarla vasıflayan (niteleyen) ise mü’min ve Müslüman olamaz. Allâh’a inanması da muteber sayılmaz.
Nitekim Yahudi ve Hıristiyan âlemi, Allâh’a inandıklarını iddia etseler de, O’na oğul ve hanım isnad ettikleri için kâfir sayılmışlardır.

Fiilî sıfatlar ne demektir?
Allâh-ü Teâlâ’nın kâinatla olan münasebetini en açık bir şekilde ifade eden ve O’nun kâinatı yaratış ve idâre edişini oldukça ayrıntılı bir biçimde anlatan sıfatlardır. Allâh-ü Teâlâ’nın: Tahlîk (icat etmek, yoktan yaratmak), Terzîk (rızık vermek), İhyâ (diriltmek), İmâte (öldürmek), Ten’îm (nimet vermek), Te’zîp (azap etmek) gibi bütün fiilleri, Allâh-ü Teâlâ’nın sübûtî sıfatı olan: “Tekvîn” sıfatına râci (dönücü)dür.
Matürîdîler, Allâh-ü Teâlâ’nın sübûtî (zâtî) ve fiilî sıfatları hakkında ne demişlerdir?
Bu sıfatların hepsi Allâh-ü Teâlâ’nın zâtı ile kaim (zâtında) olup kadîmdirler.
Zira kulların görme, işitme gibi sıfatları onlardan ayrılır. Allâh-ü Teâlâ’nın sıfatları ise O’ndan ayrılmaz.

Bu sıfatların kadîm olmasının manası nedir?
Allâh-ü Teâlâ’nın zâtının evveli (başlangıcı) olmadığı gibi, zâtıyla kaim olan bu sıfatların da evveli yoktur. Zira kadîm (evveli olmayan) zâtın, kadîm olmayan (hâdis; sonradan olan) sıfatlara mahal olması (onlarla vasıflanması) düşünülemez.
Selefîler ve Eş’arîler de, sübûtî (zâti) sıfatlar hakkında Matürîdîlerle aynı görüştedirler, ancak Eş’arîler, fiilî sıfatların hâdis olduğunu ileri sürmüşlerdir. (Şerhu’l Emalî shf 6) Onlar, ilim sıfatına kudret ve iradenin eklenmesiyle fiilî sıfatların tamamlanabileceği görüşündedirler.
Onlara göre Maturîdîlerin fiilî sıfat olarak kabul ettikleri sıfatlar, doğrudan sıfat olmayıp ilim, kudret ve irâdenin taallûklarını temsil ederler. Kadîm olmayıp hâdistirler. Dolayısıyla hâdis olan bu sıfatlar, Allâh-ü Teâlâ’nın zâtıyla kâim değildirler.

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-09-11 (99 okuma)

[ Geri Dön ]

Published in: on Şubat 12, 2009 at 8:55 pm  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://hayreddin.wordpress.com/2009/02/12/iman-esaslari-mart-2008/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: