İslâm’a Göre Borsa

İslâm’a Göre Borsa

Tahvil ve hazine bonolarına İslâm hukûku açısından baktığımızda, sahibine önceden belirlenen miktarda sabit bir fâiz geliri temin eden bir borç senedi olduğunu görürüz. Bundan dolayı getirisi hangi oranda olursa olsun, bu tür evrakları bir yatırım aracı olarak kullanmak İslâm dininin yasakladığı fâiz olduğundan, câiz değildir.

 

Bizleri başıboş bırakmayıp belli kanunlar doğrultusunda hayat sürmemizi emreden Rabbimize hamd; o kanunları bizlere tebliğ eden Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e, Âl ve Âshabı’na ve kıyâmete kadar o kanunlara tâbî olan müminlere de salât ve selâm olsun.
Bu ayki köşemizde, uluslararası ekonomi sisteminin vazgeçilmezi olan borsa konusunu ele alıp gücümüz nispetince değerlendirmeye gayret edeceğiz. Muvaffakiyet hiç şüphesiz Allah’tandır.
İktisâdî ilişkilerin yoğunlaşıp, sermaye piyasasının önem kazandığı günümüzde hisse senetleri, sermaye piyasasının en önemli aktörü haline gelerek, bir ortaklılık belgesi olmaktan öte bağımsız bir mal olarak alınıp satılmaktadır. Bundan dolayı meselemizi daha iyi tetkik edebilmek için; fıkhî boyutuna girmeden önce borsa, hisse senedi, tahvil, hazine bonosu gibi terimlerin ne manaya geldiklerine, oluşumlarının hangi düzeyde olduklarına bir göz atalım.
Borsa tanım olarak; devletin kurup denetlediği, tarafların karşılıklı değer temsil eden mallarını özel hukuk kuralları içinde alıp sattıkları kurum olarak ifade edilmiştir. Önceleri ticaret ve sanayi borsaları, altın borsası, pamuk gibi ürün fiyatlarının belirlendiği ve ticaretinin yapıldığı tarım ürünleri borsası şeklinde doğup gelişmiş olan borsa; günümüzde farklı olarak hisse senetleri, tahvil, hazine bonosu gibi değerli evrakların alınıp satıldığı “MKB” dediğimiz menkul kıymetler borsası olarak ön plana çıkmıştır. Türkiye’de borsanın tarihi Osmanlı’nın son dönemlerine uzanmaktadır. İlk menkul kıymetler borsası, Kırım savaşını takiben 1866 yılında “Dersaadet Tahvilât Borsası” olarak kurulmuş, 1929 yılında “İstanbul Menkul Kıymetler ve Kambiyo Borsası” adı altında organize olmuştur. Yine bu tarihte 2. Dünya Savaşının patlak vermesiyle borsa üzerine gölge düşmüş; daha sonra savaşın izlerinin kaybolmasıyla, hisse senetlerini halka arz eden anonim şirketlerin de sürekli artmasıyla, yatırımcılar tarafından yoğun ilgi görerek 1970 ve 1980 li yılların ilk yarısında “Sirkeci Vakıf Han”da bir tür tezgâh üstü piyasa şeklinde faaliyet göstermiştir. Daha sonradan İMKB yani “İstanbul Menkul Kıymetler Borsası” belli gelişmeler sonucu hisse senetlerinin ticaretinin düzenlenmesi amacıyla, 1986 yılında Karaköy-Tophane’de faaliyete geçmiştir.
Günümüzde de kendi modern binasıyla İstinye’de faaliyetini sürdürmektedir. İlk zamanlarda az sayıda şirket ile düşük kapasitede işlem hacmi ve sadece Türk ekonomisine endeksle faaliyet gösteren İMKB, günümüzde 270’den fazla şirketin hisse senedi, ortalama olarak 200-300 milyon dolar işlem hacmi ile dünya ekonomileriyle entegreli bir şekilde faaliyetlerine devam etmektedir. Kısaca borsanın geçmişten günümüze dek oluşumu ve gelişimi bu minval üzeredir.
Günümüzde borsa dendiğinde genel olarak hisse senetleri, tahvil, hazine bonosu gibi değerli evrakların alınıp satıldığı “MKB” anlaşılmaktadır. Meselemizi de bu yönde değerlendireceğiz.
Yapı itibarı ile menkul borsalarının Aslî ve Kayıtlı olmak üzere iki türlü üyeleri vardır. Asli üyeler acentelerdir, bunlara aracı kurum da denir. Kayıtlı üyeler ise coberler diye tanımlanan ve kendi hesabına menkul kıymetler alıp satanlardır. Borsadaki kayıtlı kıymetli evrakların alım-satımı, sadece acenteler ve yardımcıları ile coberler (kendi hesabına menkul kıymetler alıp satanlar) tarafından borsa binasının salonunda, bir borsa memurunun huzurunda, yüksek sesle îcap-kabul dediğimiz arz ve talep ile yapılır.
Borsada alıp satılan kıymetli evrakları genel olarak 4 kısma ayırabiliriz. 1-Devlet veya şirket tahvilleri. 2-Hazine bonoları. 3-İntifa senetleri. 4-Hisse senetleri.
Devlet veya Şirket Tahvilleri: Bunlar genel olarak devletin yüksek fâiz ve belli vâdelerle kendi garantisinde piyasaya sürdüğü kıymetli evraklardır. Tahvil sahibinin alacağı yıllık fâiz belirtilmiştir. Genel kurula katılma ve şirketin bilânçosunu tetkik etme gibi herhangi bir hakka sahip de değildir.
Hazine Bonosu: Devletin bütçe açıklarını kapatma maksadına binâen kısa vâdede vatandaşından borç para almasıdır. Bonoların satışında, tıpkı tahvillerde olduğu gibi 3 ay, 6 ay ve 1 sene sonra ne kadar fâiz verileceği tayin edilir. Hazine bonosu ile tahvil arasındaki en belirgin fark; hazine bonosu en çok 1 yıl vadeli olurken, devlet tahvilleri ise 1 yıldan uzun vâdeli de olabilir. Bunun yanında hazine bonosu herhangi bir işte teminat olarak da kullanılabilir.
Tahvil ve hazine bonolarına İslâm hukûku açısından baktığımızda, sahibine önceden belirlenen miktarda sabit bir fâiz geliri temin eden bir borç senedi olduğunu görürüz.
Bundan dolayı getirisi hangi oranda olursa olsun bu tür evrakları bir yatırım aracı olarak kullanmak İslâm Dininin yasakladığı fâiz olduğundan câiz değildir. Bazıları bu tür evrakları devlet alıp sattığı için, devletin vatandaşına yardımı olarak telakki etse de; mâhiyetine baktığımızda bu görüşün doğru olmayıp İslâm’ın rûhuna aykırı olduğunu anlarız. Çünkü fâiz muamelesi ister devlet, ister şahıs eliyle, ister enflasyon oranında veya bu orandan fazla olsun fâizdir ve dinen haramdır.
İntifa Senedi: Bu tip senetler hakkında yapmış olduğum araştırmalarda, farklı tariflerin ve sonuçların olduğunu müşahede ettim. Bazı ekonomistler; “şirket genel kurulunun alacağı kararla bazı kimselere çeşitli hizmetler ve alacak karşılığı olarak kuruluştan sonra verilen ve sermaye payını temsil etmeyen hisse senetleridir” diye tarif ederken, bazıları da; “ortaklığın devamı sırasında hisse senetlerinin ödenmesi, yani bedelinin geri verilmesi halinde, senet sahibi, senedin üzerinde yazılı olan değerini geri alır ve kendisine yeni bir senet verilir, işte bu sened için intifa tabiri kullanılır” diye tarif etmişlerdir. Buna göre intifa senedi tıpkı sermayeyi temsil eden hisse senedi gibi sahibine ortaklık ve genel kurul toplantılarına katılma hakkı verir. Kendisine sermaye payı geri verildiği için kâr payı isteyemez. Ancak, sâfî kârın miktarına göre değişen temettü dağıtımında hak sahibidir.
İntifa senetlerinin intifa hakları, sözleşme ile belli bir süre için kısıtlanmış ise, bu süre geçmekle intifa senetleri kendiliğinden hükümsüz olur. İntifa senetleri, sermaye payını geri alan hissedarlardan başka kuruculara, alacaklılara veya buna benzer bir nedenle ortaklıkla ilgili olanlara da verilebilir. Bu değerlendirmelere göre, bu tür senet sahipleri kurumların ve şirketlerin hakiki manada ortakları değildir. Gelir amaçlı kurumlar aşırı kâr veya zarar da etseler, yine senette belirtildiği doğrultuda senet sahibinin alacağı nema yaklaşık olarak bellidir. Aynı şekilde zarara karşı da devlet güvencesi vardır ve devlet bu tür şirketlerden kâr güvencesi de ister.
Hâlbuki İslâm hukûkuna göre ortaklılık kâr ve zarara olmalıdır. Yani kişinin, parasını çalıştırmak için verdiği tüccara, “ben sadece kâra ortağım zarara karışmam” demesi câiz değildir. Ancak ortakların haricindeki üçüncü bir şahsın, parasını çalıştırmak için veren kimseye, “sen paranı filancaya ver çalıştırsın, zarar ederse ben ödeyeceğim” demesi bu ortaklılığa zarar vermez. Burada da zarara karşı güvence veren devlettir yani üçüncü şahıstır, firma değildir. Ancak devletin, firmadan garanti istemesi ve firmanın senet sahibine vereceği miktarın, kâra endeksli olmaması bu işlemin dinen câiz olmadığını gösterir. Zira fıkıhta yerleşmiş olan, “akitte itibar maksadadır, lafza değil” kaidesi doğrultusunda, her ne kadar bu verilen meblağ için “kâr” dense de, aslında bu intifa İslâm’ın yasak ettiği fâiz muamelesidir, dolayısıyla dinen haramdır.
Borsada alınıp satılan Devlet veya şirket tahvilleri, Hazine bonosu, İntifa senetleri gibi kıymetli evrakları yatırım aracı olarak görmenin dinen câiz olmadığını ifade ettik. Bu evraklarını dördüncüsü ise hisse senedidir.
Hisse Senedi: Ortakların şirketteki paylarını temsil eden kıymetli evraktır. Diğer bir tabirle hisse senetleri, anonim ve hisseli komandit şirketler tarafından çıkarılan ve belirli payları temsil etmek üzere, yasa ve sermaye piyasası kural ve şartlarına uygun olarak şirketçe düzenlenen kıymetli evrak niteliğindeki belgelerdir. Sahibine, şirket kârından pay alma, belli hisseye ulaşmak kaydıyla şirket yönetimine katılma, oy kullanma, tasfiyeden pay alma, şirket faaliyetleri hakkında bilgi edinme gibi ortaklık haklarından faydalanma imkânı verir.
Hisse senetlerini iki ana gurupta toplamamız mümkündür: İmtiyazlı senetler ve Âdi (normal) hisse senetleri. Bunlar içeriğine göre sınıflandırılmıştır.
İmtiyazlı Hisse Senedi: Âdi hisse senedi ile tahvil karışımı bir özellik taşıyan ortaklık hakkıdır. Birçok ülkede kullanılmasıyla birlikte ülkemizde kullanılmadığından, üzerinde durmuyorum.
Âdi (normal) Hisse Senedi: Bu senet türü İMKB’ de karşımıza çıkan ve genelde bilinen senet türüdür. Bu senet türü hâmiline veya nâma yazılı olur. Yani tıpkı alacak senetlerinde veya çeklerde olduğu gibi, sahibinin ismi yazılır veya hâmiline denerek herhangi bir kimlik bilgisi yazılmaz. Borsada işlem gören senetlerin hepsi hâmiline yazılıdır. Nâma yazılı hisse senetlerinin borsada işlem görebilmesi, bu hisse senedinin borsaya “kote” dediğimiz kayıt altına alınmasıyladır. Bir senet için kote olmak demek, o senedin İMKB tarafından tanındığı ve alım satımının yapılmasına izin verildiği anlamına gelmesidir.
Hisse senedinin alım satımının dini hükmüne gelince; öncelikle satışa arz edilen hisse senetleri, genelde Anonim Şirketlerinin olduğu için bu tip şirketlerin mahiyetini ve İslâm hukuku açısından değerlendirilmesini bilmemiz gerekir. Mevcut kanunlara göre şirketleri iki kısma ayırabiliriz:
1-Mal Şirketi 2-Şahıs Şirketi.
Mal Şirketi sadece sermayeye dayanıp, ortakların kendisinde rolü olmayan şirkettir. Bu, Anonim Şirketi (A.Ş)dir. Anonim şirket: Bir unvan ile esas sermayesi muayyen paylara bölünmüş ve borçlarından dolayı yalnız mevcut mala göre sorumlu olan bir şirkettir. Ortakların mesûliyeti, taahhüt etmiş oldukları sermaye payları ile sınırlıdır. Dolayısıyla yürürlükten kalkmış olsa dahi şirket borcundan dolayı ortakların, şahsen dava edilmelerine kanûnen imkân yoktur.
Bu tip şirketin kurulabilmesi için şirkette pay sahibi en az beş kurucunun bulunması şarttır. Halil Günenç hocamız bu tip şirketler hakkında, şahıs şirketi olmadığı ve iflas halinde ortaklar şirket borcundan sorumlu sayılmadıkları için İslâm’a uygun bir şirket olmadığını ifade etmiş ve “Şirket iflas veya infisah halinde ortaklar hisseleri nisbetince şirket borcundan sorumludur” şeklinde ufak bir değişiklik yapılırsa, İslâmî şekle dönüşebileceğini söylemiştir.
Hisse senetlerinin borsada alım-satımı hakkında, Mecmea’l-Fıkhiyye dediğimiz İslam Fıkıh Akademisi, 1992 yılında Cidde’deki toplantısında şu kararı almışlardır: “Hisse senetlerinin kâr ve zarara iştirak etmesi sebebiyle genel kural olarak helâldir. Fakat bu işlemin dînî hükmü, bunu çıkaran şirketin ticari işlemi ve amaçlarının meşrû oluşuyla yakından alakalıdır. Şirketin fâiz, içki imâli ve ticareti, karaborsacılık, hile, yalan ve aldatma gibi dinen haram vasıtalarla kazanç sağlaması halinde; hisse senetlerini alıp satmak ve bundan kazanç sağlamak haram ve ma’siyete ortaklık etmek olduğundan câiz değildir.
Hissesi satışa arz olan şirketin esas faaliyet alanı, haram olan işler yapmak veya dinen yasak olan hizmet ve mal üretmek olmamakla beraber, bazı haram işlere taraf olması sebebiyle şirketin kârına haram kazanç karışırsa; bu miktar yaklaşık olarak hesaplanır ve bunun toplum hakkı olduğu inancı ile -sevap beklemeksizin- hayır yolunda harcanır.”
Muâsır İslâm hukukçularından bazıları, hisse senedinin alım satımını iki farklı yönden değerlendiriyorlar. 1- İmal edilmesi, ticari işlemi câiz olan bir konu ile meşgul olan bir şirketin hisse senedini alarak ona ortak olmak. Bu tasarrufda dinen bir sakınca yoktur. Bu hisse senedini alan, şirketin mal varlılığına hissesi nisbetince ortak olur, kâr ve zararına katılır. Dilediği zaman da hissesini bir başkasına satabilir. 2- Temsil ettiği hakiki değerden bağımsız değer kazanması ile, bu tür senedi, eldeki parayı değerlendirmek, değerini korumak, iniş çıkışları takip ederek para kazanmak maksadıyla alıp satmak ki, borsadaki alış verişler daha çok bu ikinci maksada yöneliktir. Bu ayırımı yapan İslam hukukçuları, bu manada borsaya yatırım yapmayı “biraz kumara benziyor” diyerek, kâğıtların gerçek değerinin üstünde veya altında pahalanıp ucuzlamasına sebep olduğundan makbul bir ticaret görmemişlerdir.
Hisse senedi fiyatlarının sûnî dalgalanışına baktığımızda bu görüşün doğruluğuna hak vermemek elde değildir. Şirket sahipleri, bu sene hisse senedi fiyatlarının artmasına sebep olurken, seneye şirketi kötü durumda göstererek hisse senedi fiyatlarını düşürebilirler. Büyük yatırımcıların, hisse senetlerinin borsada yükselip alçalmasına çok büyük etkileri olduğu da inkâr edilemeyen bir gerçektir. İstediklerinde hisse senetlerinin değerini düşürmek için borsaya yüklü miktarda satış için hisse senedi sürerler ve bu şekilde fiyatlar düşer. Arz, talepten çok ise fiyatlar düşer; talep, arzdan çok ise fiyatlar yükselir. Fiyatları düşen hisse senetlerini piyasadan toplarlar ve bu şekilde piyasaya daha önceden satış için sundukları hisseleri toplamış olurlar. Arz ve talep kanunu gereği bu hisse senetlerinin fiyatları tekrar yükselir ve bu yüksek değerden piyasaya tekrar bu senetleri sürerler. Ve genel olarak bu işlemleri mâlî yılbaşlarına göre ayarlarlar ki, kendilerine para yatıran müşterilerine “bakın biz kâr ettik” diyebilsinler. Diğer bir açıdan bakıldığında finans ihtiyacı içinde olan şirketler, bankadan kredi alma veya mal bozdurma yerine, kendileri için daha kolay olan, kendilerine karışamayan, yaptıkları işlemlerde hesap soramayacak ve yatırdığı paranın karşılığını isteyemeyen özel şahıslara, hisse senedi satımına başvurarak bu ihtiyaçlarını giderirler. Zira bu şekilde finans ihtiyacını gidermek şirketler için hem ucuz hem de riski azdır. Aynı zamanda halka açılan Anonim şirketlerinin yaptığı reklâmlarda, mesela; 1000 liralık hisse senedini 2000 liraya satsa ve bunu satın alan vatandaş aldatıldığını anlasa hakkını arayacak bir merciinin de olmadığı bir gerçektir. Zira menkul kıymetlerde gerçeğe aykırı bilgi verenlere S.P.K yani “Sermaye Piyasası Kanunu”nun 47. maddesince 100 bin liradan 1 milyon liraya kadar ağır para cezası verileceği ifade ediliyor. Kısa süreli hapislerin de para cezasına çevrildiği göz önünde tutulacak olursa men edici bir cezanın olmadığı müşahede edilir.
Netice olarak, borsada hisse senedinin alım satımının câiz olup olmadığı aşağıdaki maddeler doğrultusunda değerlendirilir:
*Doğrudan fâiz muameleleri yapan müesseselerin hisse senetlerini almak, bu müesseseye ortak olunacağından haramdır.
*İslam’a göre şarap, bira gibi alınıp satılması helâl sayılmayan şeylerin üretimi veya alım satımıyla iştigal eden firmaların hisse senedini almak haramdır.
*Alıp satmış olduğu veya ürettiği mal her ne kadar helâl olsa da, o malları fâizli muameleyle satan ve fâizle elde ettiği kârı, diğer helâl malın kârıyla karıştırması durumunda, haram olan kazanç toplam kazancın yarısından fazlasını oluşturursa, bu şirketlerden de hisse senedi alınması haramdır.
*Şayet firma helâl üretim ve helâl alım-satım yapmasıyla beraber, başka haram işlerle de uğraşıyorsa, bu firmaya ortak olmak sahiplerine haramda bir nevi yardım etmek olduğu için, “günahta yardımlaşmayın” âyet-i kerîmesini ihlâl sayılacağından doğru değildir.
*Müslümanların, idâresine hâkim olduğu, haram muamelelerle iştigal etmeyen, şeffaf olarak satışa arz ettiği senedin hissesini açıkça bildiren, senetleri isme muharrer, yani hâmiline değil nâma dediğimiz, hisse sahibinin ismine yazılmış olan ve ortaklıktan vazgeçmek isteyenlere bu imkânı sağlayan şirketlerin hisse senetlerini almakta herhangi bir sakınca yoktur.
Sonuç olarak; hisse senetlerinin alınıp satılması teorik çerçevede câiz olmasıyla beraber, sermaye piyasasının belli düzen ve istikrâra kavuşmadığı, günlük siyasi kararlarla ve belli gurupların baskılarıyla kolayca yön değiştirebildiği, sûni müdahalelerin ve sûnî fiyat oluşumlarının bazı yatırımcıları mağdur edip, bazılarının da haksız kazanç sağladığı günümüzde, borsanın bir tür kumar görünümünü aldığı bir gerçektir. Aynı zamanda hisse senetlerinin mahalli olan anonim şirketlerinin bugünkü yapısını da göz önünde bulunduracak olursak, borsayı câiz görmek, en azından günümüzde mümkün değildir.
Rabbim cümlemize hakkı hak bilip tâbi olmayı, bâtılı da bâtıl bilip sakınmayı nasip eylesin. Âmin!

 

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-06-02 (672 okuma)

[ Geri Dön ]

Published in: on Şubat 12, 2009 at 8:28 pm  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://hayreddin.wordpress.com/2009/02/12/islam%e2%80%99a-gore-borsa/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: