İslâm Fıkhına Göre Çocuk Aldırma “KÜRTAJ”

İslâm Fıkhına Göre Çocuk Aldırma “KÜRTAJ”


İnsan, babasının sperminin annesinin yumurtasıyla buluşup döllenmesi neticesiyle de olsa, yaşam hakkını anne babasından almaz, bilakis bu hak kendisine Yaratan tarafından verilmiştir. Dolayısıyla bu safhadan sonra anne ve baba da dâhil hiçbir kimse, çocuklarının hayatına son verme gibi bir hakka sahip değildir.

Bizleri erkek ve dişiden yaratıp nimetlerin en fevkinde olan İslâm ile nimetlendiren ve kâinatın efendisi hazreti Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ümmetinden olma bahtiyarlığını bizlere ihsan eden Allâh-ü Teâlâ Hazretlerine hamd olsun. “Evleniniz çoğalınız, zîrâ ben kıyâmet gününde sizin (çokluğunuz)la övüneceğim”1 buyuran Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e, Âl ve Ashâbı’na ve kıyâmete kadar Onun getirdiği dini kendi hayatlarında düstur edenlere salât ve selâm olsun.
Okuyucularımızdan (telefon vasıtasıyla) gelen talep doğrultusunda bu ayki konumuz İslâm âleminden de öte, insanlığın gündemini meşgul eden çocuk aldırma, kürtaj meselesi hakkında olacaktır.
Tıp dilinde “rahim içinden doku almak” anlamına gelen kürtaj, genel olarak istenmeyen gebeliğin sonlandırılması için yapıldığı gibi, biyopsi veya tedavi için de uygulanmaktadır. Ancak sadedinde bulunduğumuz konu sadece çocuk aldırma olduğundan, biyopsi veya tedavi amaçlı yapılan kürtajdan bahsetmeyeceğiz.
Usûlü fıkıh kitaplarımızın maslahat bölümünde, İslâm dininin beş temel ilkesi olduğundan bahseder, bunlar: Dinin muhafazası, Nefsin muhafazası, yani insan hayatının korunması, Neslin muhafazası, yani nesebin korunması, Aklın muhafazası ve Malın muhafazası’dır.2 Görüldüğü gibi insan hayatının muhafaza altına alınması İslâm’ın beş temel ilke ve amaçlarından biridir. Ayrıca mahlûkatın en şereflisi olan insanın saygınlığı ve dokunulmazlığı, İslâm dininin ısrarla üzerinde durduğu ana fikirlerden biridir. İnsan, babasının sperminin, annesinin yumurtasıyla buluşup döllenmesi neticesiyle de olsa, yaşam hakkını anne babasından almaz, bilakis bu hak kendisine Yaratan tarafından verilmiştir.
Dolayısıyla bu safhadan sonra anne ve baba da dâhil hiçbir kimse, çocuklarının hayatına son verme gibi bir hakka sahip değildir. Bu itibarla İslâm’ın kabul ettiği manada bir gerekçe olmaksızın anne karnındaki çocuğun aldırılması genel olarak İslâm hukûkunda doğru kabul edilmemiştir. Zira Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in: “Evleniniz çoğalınız zira ben kıyamet gününde sizin (çokluğunuz)la övüneceğim” sözündeki teşvîkine aykırı olduğu gibi, İslâm dininin fıtrat dini olması, dolayısıyla da fıtrata aykırı olan her şeyin İslâm’a göre de mahzurlu olması bir hakikattir. İslâm fukahâsı sperm ve yumurtanın hangi safhadan itibaren cenin sayılacağı ve bu ceninin kürtajla alınmasıyla kişiye terettüp edecek günahın farklı olup olmayacağı konusunda tartışmışlardır. İslâm hukukçularından bazıları ana rahmindeki çocuğu; çocuğa ruh verildikten önceki ve sonraki durumu, şekillendikten önceki ve sonraki durumu şeklinde bir ayırıma tabi tutmuşlardır.3 Yani anne rahmindeki “embriyo” dediğimiz cenin; şekillenmeden önceki ve şekillendikten sonraki hali, ruh verilmeden önceki ve ruh verildikten sonraki hali diye genel olarak dört kısımda fukaha tarafından incelenmiştir.
İnsanın anne rahmindeki devreleri hakkında Allâh-ü Teâlâ Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki, biz insanı süzülmüş, özlü balçıktan yarattık. Sonra onu “nutfe” (meni, sprem) olarak muhkem bir karargâha (rahme) koyduk. Sonra nutfeyi (yapışkan) bir kan pıhtısı haline getirdik. Ardından kan pıhtısını bir çiğnem et yaptık, bu çiğnemi kemiklere çevirdik, kemiklere de et giydirdik, sonra da onu başka bir varlık yaptık, şekil verenlerin en güzeli olan Allah ne yücedir. Sonra siz bunun ardından elbette öleceksiniz.”4
Bu devreler hakkında Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ise şöyle buyuruyor: “Sizden her biriniz kırk gün annesinin karnında tutulur. Sonra bir o kadar da orada yapışkan pıhtı olur. Sonra bir o kadar da orada bir çiğnem et halinde bulunur. Sonra da melek gönderilir ve ona ruh üfler.5 Müslim’in rivâyet etmiş olduğu bir başka hadîsi şerifte de: “Nutfe’nin üzerinden kırk iki gece geçince Allah ona bir melek gönderir. O da onu şekillendirir, kulağını, gözünü, cildini, etini ve kemiklerini yapar…”6
Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifler doğrultusunda, döllenen meni anne rahminde kırk gün rahimle herhangi bir irtibatı olmadan kalır. Sonra “alaka” dediğimiz bir pıhtı parçası olarak rahimle alâka kurar. Bu süre de kırk gün kadardır. Sonra bu “alaka” (yapışkan pıhtı) bir et parçası olur. Kemikleri ve eti oluşur. Bu üçüncü devre de, üçüncü kırkın sonuna kadardır. Sonra ilk üç safhadan farklı bir yaratılış meydana gelir ki, bu da cenine ruhun verildiği safhadır. Yani cenin için 120 gün tamamlandığında ruh verilmiş olur. Ancak ceninin, ruh sahibi olmasıyla canlanması aynı değildir. Çünkü sperm ile yumurtanın birleşmesiyle cenin, bir canlılık ve bütünlük kazanarak, an be an oluşumunu tamamladığı, hatta ilk birkaç haftadan itibaren organlarının teşekkül ettiği de bilinmektedir. Ancak âlimlerin ekserîsinin kabul ettiği görüşe göre insan: Ruh ve bedenin bütününün ismidir. Sadece bedenin ismi değildir.7 Bu itibarla âlimlerin bir kısmı 120. günden önceki ölümü normal bir insanın ölümü gibi değerlendirmemektedirler. Diğer bir ifadeyle 120. günden evvelki kürtaj ile, 120. günden sonraki kürtajı, hüküm itibarıyla ayırmaktadırlar. Buna delil olarak da âyet-i kerimede devrelerin arasının (sonra) kelimesiyle ayrılmasını, devrelerin birbirlerinden tam olarak farklı şeyler olduklarını, birinden diğerine geçişin bir dönüşüm olduğunu ileri sürerek, âyet-i kerimelerde geçen “Sonra da onu başka bir varlık yaptık. Şekil verenlerin en güzeli olan Allah ne yücedir. Sonra siz bunun ardından elbette öleceksiniz.” hükmünün işaretiyle, ölümün ancak bu dönemden sonra, yani ruh üflenildikten sonra olabileceğini söylemektedirler. Buhârî ve Müslim’in rivâyet etmiş oldukları hadîs-i şerif doğrultusunda ruhun 120. günde üflendiğinde İslâm Hukukçuları arasında görüş birliği vardır.8 Müslim’in rivâyet etmiş olduğu “ceninin kırk günde şekillenmesi” hadîs-i şerifini de; ceninin melek tarafından yazılması şeklinde tevil edenler olmuştur. Ancak kanaatimizce bu tevile gerek yoktur. Zira biraz önce de ifade ettiğimiz gibi cenine ruhun üflenmesi, o ceninin daha önceden şekillenmesine mâni değildir. Nitekim günümüzdeki gelişmiş tıp da, Müslim’in rivâyet etmiş olduğu hadîs-i şerifin zâhirini (her ne kadar şekillenmenin 40-42-45. günlerde olması gibi, farklı rivâyetler olsa da) 9 teyid etmektedir.
Ruh üflendikten sonra çocuk aldırmanın, yani kürtajın haramlılığı konusunda ve bu davranışın cinayet telakki edileceğinde, İslâm hukukçuları arasında herhangi bir ihtilaf yoktur.10 Fukahânın bu mutlak ifadesinden anlaşılan; çocuğun alınmamasında anne hayatı için tehlike olup olmamasının müsâvî olmasıdır. Nitekim Hanefî fukahâsından İbni Âbidin, Hâşiyesinde; “şayet çocuk anne karnında canlı ise ve alınmaması durumunda anne hayatından korkuluyorsa bu durumda bile, çocuğun alınması yani öldürülmesi câiz değildir.” buyurarak ifadesine şöyle devam etmiştir; “zira annenin ölümü vehmîdir yani kesin değildir. Rahmindeki çocuğun hayatı ise fi’l-vâki kesindir. Dolayısıyla vehmî olan bir şeyden (annenin ölüm ihtimalinden) dolayı, kesin olan çocuğun hayatı yok edilemez.”11 Bu konu, “Mecmeâ’l-Fıkhiyye” dediğimiz İslâm Fıkıh Toplantısında dile getirilmiş, yapılan uzunca müzâkereler neticesinde de, İbni Âbidin gibi birçok Hanefî fukahâsının görüşünün aksine şu kanaate varılmıştır: Şayet “annenin hayatını kurtarmak” gibi tıbben kesin (var sayımla olmayan) bir zaruret ortaya çıkmışsa, o zaman anne karnındaki ceninin tıbbî bir müdahale ile alınması câiz görülür. Ancak burada dikkat edilmesi gereken unsur; anne hayatının tehlikesi kesin olmasıdır. Bu durumda, yukarıdaki ifade doğrultusunda kesin olan anne hayatı; -her ne kadar şu anda canlı olsa da- doğuma kadar canlı kalması kesin olmayan anne karnındaki çocuğa tercih edilir. Yani annenin yaşaması için rahimdeki çocuk düşürülebilir.12 Anne karnındaki cenine 120 günlük olmasıyla ruh verildiğinde ittifak var demiştik ve aynı bu doğrultuda cenine ruh verildikten sonra, şer’i bir gerekçe olmadan kürtaj yapılmasının haram olmasında da İslâm hukukçuları arasında görüş birliği vardır. Ancak cenine ruh verilmeden önce aldırılma meselesinde ise İslâm hukukçuları arasında görüş birliği yoktur. Bunların bir kısmı “çocuk yaratılmadan önce (bu görüş sahiplerinin yaratılıştan kasıtları ruhun üflenmesidir)13 kürtaj mutlak halde câizdir” derken, bir kısmı da bu görüşün tam tersine ruh verilmeden önce bile olsa mutlak halde mekruh görmektedir. Gerekçe olarak da, rahimde vaki olan suyun (embriyonun) geleceği hayattır, dolayısıyla onun için ona canlı hükmü verilir. Tıpkı ihramlı olan kimsenin, av hayvanının yumurtasını kırmasıyla üzerine cezanın terettüp etmesi gibi. Hanefî mezhebinde ekseriyetin görüşü: İslâm’ın kabul ettiği bir manada özür olmadığı müddetçe bu işin helâl olmaması üzerinedir. Ancak kabul edilecek bir özrün olmasıyla câiz olacağı mezhep içinde ifade edilmiştir.14 Hanefî hukukçularından bu özürleri şu şekilde ifade edenler olmuştur: 1- Gebelik, diğer emzirmekte olduğu çocuğun sütüne zarar vermesi ve babanın da sütanne bulacak güçte olmaması. 2- Çevrenin bozuk olup İslâmî terbiyenin mümkün olmaması. (Bu özre şu şekilde itiraz edilebilir: İçinde bulunduğumuz toplumun ahlâk yapısının bozulmasında ferdî olarak Müslümanlara yakışan; toplumu bu sapkınlıklarıyla baş başa bırakmak değil, bilakis toplumun düzelmesi için gayret sarfetmektir. Zira “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyeti İslâmî bir zihniyet değildir. Toplumun düzelmesi de fertlerin düzelmesinden geçer, zîra toplumu oluşturan fertlerdir. Durum böyle olunca ben çocuğumu İslâm terbiyesiyle yetiştiremem deyip de bu sorumluluktan kaçınmak, İslâm rûhuna aykırıdır. Burada Müslümanlara düşen; İslâm terbiyesi almış nesiller yetiştirip İslâm ahlâkından yoksun olan toplumun her an İslâm’dan uzaklaşması yerine, İslâm ile tanışmalarını ve asıllarına rucû’ etmelerini sağlamaktır. Belki burada nesli kaybetmek gibi bir risk olabilir, ancak bu riskten dolayı da toplumun karanlığa doğru gitmesine de göz yummak doğru değildir. Her şeyin en iyisini bilen şüphesiz Allah’tır.) 3- Kadın hastâ olup, güvenilir tıp tarafından hamileliği sebebiyle hastalığının artacağı, ya da olmayan bir hastalığın ortaya çıkacağının söylenmesi. Mâlikî mezhebinde kabul edilen görüşe göre ise döllenme olduktan sonra, kırk günden önce de olsa cenini aldırmak ya da düşürmek câiz değildir.15 Şâfî’ler ve özelliklede İmamı Gazâlî aynı görüşü paylaşmaktadırlar. Kırk, ya da yüz yirmi güne kadar kürtajın dinen mahzurlu olmadığını söyleyenlerin görüşünü yukarıda ifade etmiştik. Ancak işin bir diğer önemli yönü daha vardır: Kırk, ya da yüz yirmi güne kadar kürtajın dinen mahzurlu olmadığını söyleyenlerin görüşü kabul edilse dahi, mazeret olmadan bir kadının, avretini başka erkeklere, hatta kadınlara göstermesinin haram olduğu dinen sabittir. Şu anda; hâmile kalmış ve çocuk istemeyen kadının önüne iki yol çıkar: a- Ya bir doktorun, ebenin vs. tıbbî müdahalesini istemek (kürtaj). b- Ya da çeşitli ilkel metotlarla, yahut ilaç yardımıyla bunu kendisinin veya kocasının yapması… Birinci yola girmesi halinde avretini zarûret olmaksızın açmakla bir haram işleyecektir ki, bu yine ittifakla câiz değildir. İkinci yola girmekle, tıbbın tesbitlerine göre çok büyük bir ihtimalle sağlığını tehlikeye atacak ve bundan, öncelikle anne zarar görecektir. Başarılamaması halinde de sakat ve yetenekleri körelmiş çocukların doğmasına sebep olma ihtimali mevcuttur ki; böylece hem ömür boyu vicdan azabı çekilecek; hem de aile ve toplum olarak maddi, mânevi zarar görülecektir. Güvenilir tıbbı, İslâm’ın hakem kabul ettiği ve onun mahzurlu dediğine mahzurlu dediği düşünülürse, bu uygulamanın da en azından mekruh olduğu anlaşılmaktadır.
Yukarıdaki ihtilâfı özetlemek gerekirse; İslâm hukukçuların çoğunluğu, hangi safhada olursa olsun çocuk düşürmeye izin vermezken, diğer bir kısmı ise mutlak halde izin veriyor. Bir kısmı da özrün olması ve olmaması diye iki kısımda inceliyor. Diğer bir kısım ise 40-42-120 günden önce ve sonra diye ayırıyor. Ruh üflendikten sonra çocuk düşürmenin veya aldırmanın haram olduğunda, İslâm hukukçuları arasında görüş birliliği olduğunu da yukarıda ifade etmiştik.
Netice olarak; İslâm’ın kabul ettiği bir manada herhangi bir gerekçe olmadan kürtaj câiz değildir. Ancak bu yasaklılık 40-42. günden önce mekruhluk derecesindedir. Zira bu merhaleden önce çocuğun uzuvları, yukarıda hadîs-i şerifte de ifade edildiği gibi yaratılmamıştır. 40-42. günden sonra bu yasaklılığın derecesi hamileliğin müddeti doğrultusunda artar, tâ ki hâmil yüz yirminci güne ulaşınca bu safhadan sonra bu işlem haram olur. Bu safhadan sonra kürtajı câiz kılan özür sadece anne hayatının ölüm ile nihayete ermesidir ki bu konudaki ihtilâfı yukarıda beyan etmiştik.16
Cenine karşı bir cinayet işlenmesi halinde gurre tabir edilen bir ceza tazminatı ödenir. Gurre; ceninin mirası kabul edildiğinden, ceninin düşmesine sebep olan kimse hariç, vârisleri arasında paylaştırılır. İslâm hukukçularının ittifakıyla gurre’nin miktarı; kâmil bir insan diyetinin yirmide biridir. Gurre’yi gerektiren düşüğün konumu hakkında ulema ihtilaf etmişlerdir. Bu ihtilaf, üstâdımız Halil Günenç hoca efendinin “Mevsû’a” adlı eserinde İbni Rüşd’den naklen şu şekilde ifade ediliyor: “Mâlikîlere göre mudğa (alaka) dediğimiz rahimdeki o nesnenin çocuk olduğu bilinmesi durumunda gurre gerekir. Şâfîlere göre birkaç görüş ifade edilse de, doğru olan cenine ruh üflendikten sonra gurre’nin gerekli olmasıdır. Hanefîlere göre ise çocuğun uzuvlarından herhangi bir bölümünün oluşmasıyla gurre gerekir.17 Şâfî ve Hanbelî fakihleri gurre ile birlikte keffâret ödenmesini gerekli görseler de, Hanefî ve Mâlikî fakihlerine göre keffâret vacip değil bilakis menduptur.
İslâm dini gebeliği önleyici tedbirler almaya izin vererek, eşlerin diledikleri zaman ve diledikleri sayıda çocuk sahibi olmalarına imkân vermiştir, fakat başlamış olan gebeliği sona erdirmeyi doğru olarak kabul etmemiştir. Bundan dolayı bu işi yapmayı düşünen ve kendince buna birtakım gerekçeler bulanlara, bu işe girişmeden evvel işin ehli olan hoca efendilerle fikir alış verişi yaparak şahısları adına fetva sormalarını tavsiye ederiz. Allah’a emanet olun.
Selâm ve Muhabbetlerimle…

 


– DİPNOTLAR –
1 – Ma’rifeti’s-Sünen ve’l-Âsâr li’l-Beyhakî, no:4277 – Musannef, Abdurrezzak, no:10391 – Ed-Durru’l-Mensûr :Mâide 88
2 – Bak:Tahrir ve tahbir illetin kısımları – Teysiretü’t-Tahrir, İlletin kısımları – El-Bahr’ul muhit
3 – El-Mevsûatü’l-Fıkhıyye el-Kuveytî, c:2 s:56
4 – Mü’minûn Sûresi: 12-15
5 – Buhârî no:2969 Müslim no:4781(lafız Müslim’in dir)
6 – Müslim no:4783
7 – Bak Tefsirrü’r-Razi, Mü’minûn Sûresi: 16. ayetin tefsiri.
8 – Tuhfetü’l-Mevdûd bi-Ahkami’l Mevlûd 1/147 – Fetâvâ er-Remlî, Cenâiz – İslâm ve toplum, 2/139
9 – Bak. Müslim, no:4782-4783-4784
10 – El-Mevsûatü’l-Fıkhıyye’l-Kuveytî, c:2 s:57
11 – İbni Âbidîn, Matlabun fi Defni’l Meyyit
12 – Mecelle, Düveli, adet:5 cüz:1
13 – Bahr’rur-râik: ahkâm’un-nifâs – İbni Âbîdîn c:3 s:192 – Feth’ül-kadîr: nikah’ül-rakik
14 – El-Mevsûa’tül-fıkhıyye el-Kuveytî c:2 s:58
15 – Hâşiye’tüs-Sâvî alaş’erh’is-sağîr: Mesele’tül-ihrâc’l-meni – Hâşiye’tüt-dusuki: Mevâni’un-nikah
16 – Fetâvâ ez-Zerka s:285
17 – El-Mevsûa’tül-fıkhiyye’tül-müyessirre c:2 s:237
18 – El-Mevsûa’tül-fıkhıyye el-Kuveytî c:2 s:60

 

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-05-01 (826 okuma)

[ Geri Dön ]

Published in: on Şubat 12, 2009 at 8:44 pm  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://hayreddin.wordpress.com/2009/02/12/islam-fikhina-gore-cocuk-aldirma-kurtaj/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: