MEVLÂNA’DAN ESİNTİLER – MART

MEVLÂNA’DAN ESİNTİLER – MART

Bismillâhirrahmânirrahîm.
Hamd-ü senâlar, salât-ü selâmlar..
Ünsiyet sahibi evliyâullâhın nefeslerinden yayılan ‘Rahmet-i Sübhâniye’den esinlenme niyâzıyla…
Bâz â, bâz â her ânçi hestî bâz â,
Ger kâfir o gebr o butperestî bâz â,
În dergeh-i mâ dergeh-i novmîdî nîst,
Sed bâr eger tovbeşikestî bâz â!
Gel gene, gene gel, her ne isen yine gel,
Kâfir, mecûsi, putperestsen de dön gel,
Bu dergâhımız ümitsizlik yeri değil,
Yüz defa tövbeni bozmuşsan da yine gel!

Sevgiye, hoşgörüye, birlik ve beraberliğe davet eden, yüzyılların derinliğinden bugünlere yankısı ulaşan bu çağrının sahibi Kâşif-i esrâr-i Kayyûmî Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, insanların kalplerinde bir aşk kahramanı olarak yaşamış ve yaşamaya da devam etmekte. Ez kûze birûn hemân terâved ki derûst.1 “Bir testinin içinde ne varsa, o sızar dışına” demişler. Hazret-i Pîr’in de içi sevgiyle dolu olduğu için, dışa sevgiden başka bir şey sızmamış.
O, hissetmediği ve yaşamadığı hiçbir şeyi söylememiş ve yapmamıştır. O yüce Pîr’in bu samimiyet ve ihlâsı, sekiz yüz seneden beri bereketini göstermekte ve insanları etkilemeye devam etmektedir. O başlı başına bir moral dünyası olarak, huzur ve selâmet arayanların kaynağı olmayı sürdürmektedir.
Bütün bunlarla beraber o, bize kendini Kur’ân’ın “bende”si, Muhammed Mustafâ’nın yolunun toprağı olarak tanıtmakta ve Allâh’a dönmeye, Rasûlullâh’a uymaya çağırmaktadır. Evet, Mevlânâ deyince hemen akla gelen ve Konya Mevlânâ Müzesi kütüphânesi, no: 2106’da kayıtlı bulunan “Dîvân” nüshasının son yaprağında, son rubâî olarak yazılmış yukarıdaki dörtlük, aynı zamanda Kur’ân-ı Kerîm’deki şu âyet-i kerîmelerin manasını ifâde etmektedir:
(Habîbim! Câhiliyet döneminde çok adam öldüren, zina yapan ve kul hakkına giren müşriklerden sana gelip, iman etmeleri durumunda tevbelerinin kabul olup olmayacağını ve evvelce yaptıklarının bir keffâreti bulunup bulunmadığını soranlara, tarafımdan) de ki: “Ey o nefisleri aleyhine haddi aşmış bulunan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümitsiz olmayın! Zira şüphesiz ki Allâh (şirk dışında) günahları topluca bağışlar! Gerçekten O, (en büyük günahları dahi çokça bağışlayan) Ğafûr da, (kullarına çok acıdığı için sıkıntılarını gideren) Rahîm de ancak O’dur!
(Ey kullar!) Size azap gelmeden önce (tüm günahlarınıza tevbe edip kendinizi ibadete ayırarak) Rabbinize yönelin ve (tüm amellerinizi) O’na (has ve) hâlis kılın! Sonra (hiçbir kimse tarafından) yardım olunmazsınız! (ez-Zümer Sûresi, 53-54) *
Mevlânâ Hazretleri’ne göre gaye, Allâh-u Te’âlâ’ya kulluktur. Bunun için, yaratılmışların en yücesi Hazret-i Muhammed (Sallallâhu aleyhi ve sellem)’ in tüm insanlığa yaptığı daveti, Mevlânâ (Kuddise Sirruhû) da yinelemiş, “Ne olur gel, ne olursan ol gel” çağrısında islâh amacını gözetmiş ve insanlara sevgi, ümit ve hoşgörü aşılamıştır. Fıtratından gelen güzel ve olgun ahlâkı, tüm hayatı boyunca onu hep insanlık adına güzel şeyler düşünmeye ve insanları irşâd ve islâh etmeye sevketmiştir.
Onun kapısı ayrım gözetmeksizin herkese açıktı. “Dergâhımızda herkese barınabilecek bir yer ve yatabilecek bir döşek bulunur. Soframızda her kişiye ayrılmış bir kaşığımız var” diye inler dururdu. İşte biz, anlı şanlı geçmişimizde, âlemi bu topraklardan şenlendirip aydınlatan, bütün dünyayı kendisine hayran bırakan, böylesi fazîlet timsâli ulu bir mana kahramanıyla da övünme bahtiyarlığına sahip nesiliz. Evet, Mevlânâ’nın elini öpüp, hatırını sayan Osman Gazi, onun gönlüne girerek teveccüh ve inâyetlerine mazhar olunca, kendisinden sonra da devam edecek maddi ve manevi devlet ve berekete kavuşmuştu. Şimdi bizlere düşen de geçmişimizi inkâr etmeyerek, örnek almak ve atalarımıza ve ecdâdımıza layık olmaya çalışmaktır.
Ama heyhât! Bu Mevlânâ ülkesinin şu hâli nedir, dostlar! Başı örtülü vatandaşların, Hazret-i Mevlânâ’yı anma etkinliklerine bile katılmak istediklerinde kapıdan çevrilip içeri alınmadığı bir dışlama ve asosyalleştirme, Mevlânâ Hazretleri’nin hâtırına ve hoşgörüsüne saygısızlık olmaz mı? Böylesi bir hoşgörüsüzlük hiç bu vatan evlâtlarına hoş ve revâ görülür mü?
İnsan niye yaratıldı? Dünyaya neden geldi? Madem ki burası geçici ve ölümlü, peki ölümsüz ve kalıcı olan o asıl hayata başarılı geçişe ve ebedî saâdete nasıl hak kazanacak? İlâhî hayat düstûrları nelerdir? .. Kâşif-i esrâr-i Kirdigâr Hazret-i Mevlânâ Hüdâ-vendigâr der ki:
Der cihân her çîzî çîzî cezb kerd,
Germ germî râ keşîd-o serd serd! 2
Cihânda her şey bir şeyi cezbetmekte,
Sıcak sıcağı, soğuk soğuğu çekmekte!

İşte bu yüzden aralarında ortak bir değer ve hemcinslik oldu. Her cins de kendi cinsini yanına çeker oldu.
Nâriyân mer nâriyân râ câzibend,
Nûrîyân mer nûrîyân râ tâlibend! 3
Ateş (cehennem) ehli olanlar, ateş ehli olanları cezbeder, Nûr (cennet) ehli olanlar da, nûra mensup olanları ister! Asılları itibarıyla ateşten vücûda gelmiş ve âkibet olarak tekrar ateşe döndürülecek olanlar, hemcinslik gereğince birbirlerini bu âlemde cezbederler. Aynı şekilde peygamberler, evliyâlar ve müminler gibi nûrdan yaratılmış olanlar da birbirlerini talep ve arzu ederler.
Û ço mi hâned merâ men bengerem:
Lâyık-i cezbem-o yâ bed peykerem? 4

O madem ki beni çağırmakta, ben kendime bir bakayım: Acaba onun bu câzibesine lâyık mıyım, yoksa nâ-lâyık kötü yüzlü müyüm?
Mahbûb-i hakîkî (gerçek sevgili), kendisine icâbet edecekleri beklemektedir. Nitekim Kurân-ı Kerîm de buyuruluyor: “Allâh (son bulmaktan ve tüm âfetlerden) selâmet (ve kurtuluş) yurduna/Selâm (olan Zât’ın)ın (cennet gibi şerefli) evine/(sakinlerine, Allâh’ın ve meleklerin çokça selâm verdiği) selâm diyârına/ (tüm kullarını) davet etmektedir.” (Yûnus Sûresi, 25) *
Ama bu davete ancak lâyık ve ehil olanlar uyabilmektedir. İşte herkesin kendi aslına göre hareket ettiğinin bilinmesine rağmen, yine de umûmî ve genel çağrı yapılmaktadır. O zaman, ona uygun ve yaraşır olmayanlara nisbetle, bu da’vetin manası, bir nevi istihzâ ve alay kabilinden olmaktadır.5
Herkesin bulunduğu yeri hak etmesinin gösterilmesi için, ebedî yerleşimden evvel bu dünya bir imtihan yeri olarak seçilmiştir. Bu yüzden herkes kendi durumunu iyice değerlendirip, iyi ve iyiler ile uyum sağlama gayretinde olmalıdır. Zira insanoğlu evvelini bilmediği gibi sonunu da bilmemektedir, dolayısıyla korku ve ümit arasında bulunmaktadır.
Hazret-i Mevlânâ bizlere hikmet incilerini saçmakta:
İsm-i her çîzi ber-i mâ zâhireş,
İsm-i her çîzî ber-i Hâlik sıreş.
Her şeyin ismi bize göre, görünüşüne tâbidir,
Her şeyin ismi Hâlık Te’âlâ katında ise, sırrına göredir.
Biz hiçbir şeyin hakikatini idrak edemeyiz. Halbuki bütün âlemlerin yaratıcısı olan Allâh-u Te’âlâ her şeyin künhüne vâkıftır ve her şeyi bütün sırlarıyla en iyi bilendir.
Nezd-i Mûsâ nâm-ı çûbeş bud asâ,
Nezd-i Hâlik bûd nâmeş ejdehâ!

Mûsâ (Aleyhisselâm) yanında, sopasının ismi asâ idi,
Ama Hâlik (Yaratıcı) katında, onun ismi ejderha idi.
Hazret-i Mûsâ’nın elinde taşıdığı o sopanın hakikatinin ejderha olduğundan haberi yoktu. Yani Allâh-u Te’âlâ, “Ey Mûsâ! İşte sana! O sağ elinde olan da nedir?” diye sorduğunda,
Dedi ki: “Bu benim asâmdır! (Yorulduğumda, sürülerin başında durduğumda ve sıçrama anında) ona yaslanıyorum, onunla koyunlarımın üzerine yaprak düşürüyorum. Onda benim için diğer birtakım ihtiyaçlar da vardır(; yürürken onu omzuma atıp bazı eşyaları ona takarım, ona bağladığım iple kuyudan su çekerim, yılanları öldürürüm, vahşi hayvanları kaçırtırım ve dinleneceğim zaman kendisine bağladığım şeyleri gölgelik yaparım)!” diye bildiği mertebeden haber verip, (Allâh-u Te’âlâ) buyurdu ki: “Ey Mûsâ! Onu (yere) at!” diye emredince, emr-i İlâhi üzere, Böylece hemen onu atıverdi, birdenbire o, koşan bir yılan (oluverdi)! (Mûsâ (Aleyhisselâm) onun, ağaçları ve taşları yutan bir ejderhaya dönüştüğünü gördüğünde korkup kaçmaya başlayınca, Allâh-u Te’âlâ) buyurdu ki: “Al onu! Korkma! Muhakkak ki Biz onu evvelki şekline döndüreceğiz.” (Tâhâ Sûresi, 17-21) *
Bunun üzerine Mûsâ (Aleyhisselâm) o yılanı boğazından tutup eline aldığı anda, önceki gibi yine asâ olunca, asânın Allâh indinde olan ismini ve hakikatini müşâhede ederek, ârif oldu.
Bud Ömer râ nâm incâ butperest,
Lîk mü’min bûd nâmeş der “Elest”.

Burada Ömer’in ismi putpereset olarak anılmaktaydı, Ancak “Elest” âleminde ismi mümin olarak bulunmaktaydı. Hazret-i Ömer (Radıyallâhû anhü)’nün İslâm’dan önce nâmı, müşrikler arasında putperest idi. Fakat “Elestü birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim)?” sorgusunun olduğu âlemde, tâ ezelde onun nâm-ı şerîfi ‘mü’min’ olarak isimlenmişti. “Ferece’a’l-emru avden ilâ bidâyetihi (Sonunda iş bidâyetine döndü)” sözüne uygun olarak ezelde olan ism-i hakîkati, İslâm’a girdikten sonra âşikâr oldu ve Hakk’ın huzuruna imân-ı kâmil ile son buldu.
Bu yüzden Hazret-i Ali (Kerremallâhû vecheh): “Benim korkum sondan değil, baştandır” buyururlardı. Zira hâtime (son durum), ilm-i ezelîde olan geçmişe tâbidir.
Ânki bud nezdîk-i mâ nâmeş menî,
Pîş-i Hakk in nakş bud ki bâ menî.

Bizim indimizde ismi ‘meni’ olan şey,
Hakk Te’âlâ katında, insan sûretinde zâhir olmuş şekildeydi.
Hâsıl ân âmed hakîkat nâm-i mâ,
Pîş-i Hazret kân buved encâm-i mâ.
İşte, hakikatte bizim ismimiz de, Allâh-u Te’âlâ’nın nezdinde, sonumuza göre geçmektedir. İlm-i ezelî ne ise zuhûr edecek olan da odur.
Merd râ ber âkıbet nâmî nehed,
Nî ber ân kû âriyet nâmî nehed! 6

Allâh (Celle Celâlühû) insana âkibetine göre isim verir, Halkın taktığı ödünç isme göre değil!
Yani halk bazı kimseyi mü’min ve muvahhid olarak isimlendirir, ancak (Allâh’a sığınırız) âkibeti küfür üzere gider. Bazısına kâfir ve fâsık der ama Hakk Te’âlâ’nın lütfu ile sonu salâh, îmân, tevhîd ve yakîn üzere neticelenir. Şu halde hâtimede ne sıfatla vasıflanmışsa, Hakk Te’âlâ katında onun ismi, odur. 7
Hâce Ubeydullâh Ahrâr (Kaddesellâhü Sirrahü’l-Gaffâr)’dan aldığı Nakşî tasavvufunu, Mâverâünnehir’den Anadolu ve İstanbul’a, Seyyid Emîr Ahmed Buhârî (Kaddesellâhu Sirrahü’s-Sâmî) ile birlikte getiren ve gelişi rahmet bilinip, büyük bir kabul ve itibar gören ve Cenâb-ı Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin torunlarından Âbid Çelebi’nin de, kadılık hizmetini dahi bırakıp kendisine intisâb ederek hizmetine koştuğu Abdullâh-i İlâhî (Kaddesellâhu Sirrahü’l-Âlî) Hazretleri şöyle bir kıssa anlatmıştır: “Bir hırsız geceleri at çalıp satardı. Ömrünü böyle kötülükle berbat ederdi. Bir defâsında ise, bulunduğu şehrin en büyük âlimi ve evliyâsı olan zâtın atını çalmak için ahırına girmişti. Tam atı çözüp götüreceği sırada, ahırın duvarı yarılıp, içeriye bir nûr yayıldı. Bu nûr içinde, iki nûr yüzlü zât gözüktü. Hırsız bu hâli görünce, kendini hemen at gübrelerinin arasına atıp gizlendi ve korku ve telaşa kapılarak boğazına kadar gübre içine gömüldü. Bu sırada yarılan ahırın diğer duvarından daha parlak bir nûr gözüktü. Bu nûr arasından da, o zamânın kutbu ve evliyânın büyüklerinden olan ev sâhibi çıktı. Öncekiler onu görünce hürmet göstererek selâm verdiler. Ev sâhibi diğerlerine niçin geldiklerini sorunca; “Falan evliyâ arkadaşımız vefât etti. Onun yerine kimi tâyin edeceğiz? Size arzetmek istedik” dediler. Atların sâhibi olan zât da; “ Onun yerine, at hırsızını tayin ettik” dedi.
Soran iki zât da evliyâ olup ricâl-ül-gayb denilen velîlerden idiler. Bunlar at hırsızlığı yapmaya gelen kimsenin, gübreler arasına gömülüp saklandığını biliyorlardı. Hemen yanına varıp, onu gübreler arasından çıkardılar, gönlünü alıp, tebrik ederek kucakladılar. Atların sâhibi ve zamânın kutbu evliyâ zâtın da yanına gelip, elini öptüler. Sonra hep birlikte vefât eden arkadaşlarının cenâzesini kaldırmaya gittiler.”
Böyle nice günahkârlar olmuştur ki, vakti gelince ezeldeki yazısı karşısına çıkmış ve tövbe ederek temiz aslına dönmüş, hatta evliyâlar arasına katılmıştır. İşte, Ârifân hazarâtının yakınında bulunmak böyle aslına ulaşmaya ve Allâh’a dost olarak kavuşmaya en büyük vesîledir.
Ne ilmim var ne tâatım, ne gücüm var ne tâkatım,
Meğer senden inâyetim, kıla yüzüm ak Çalabım!

Dostça kalın!

 


DİPNOTLAR * Âyet-i kerîmelerin meâlleri: Mahmut Ustaosmanoğlu, Kur’ân-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsî 1 – İmâm-ı Rabbânî, Mektubât-i Rabbânî; c. 2, m: 23 2 – Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; cilt:2, beyit no: 81 3 – Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; cilt:2, beyit no: 83 4 – Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; cilt:2, beyit no: 90 5 – Ankaravî, Şerh-i Mesnevî: 2/14-15 6 – Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; cilt:1, beyit no: 1239-1245 7 – Sarı Abdullah Efendi, Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî; 2/180-181

Mevlâna’dan Esintiler Köşemizin Şubat 2008 sayısındaki yazıyı okumak için tıklayın…

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-02-28 (4087 okuma)

[ Geri Dön ]

Published in: on Şubat 12, 2009 at 8:54 pm  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://hayreddin.wordpress.com/2009/02/12/mevlanadan-esintiler-mart/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: