Papazların Îmân Etmesi

Papazların Îmân Etmesi

Sultan Fatih İstanbul’u fethedince, genel bir af ilan etti. Ve zindanlarda ne kadar mahkûm varsa hepsini serbest bıraktı. Fakat bu mahkûmların içinden iki tane papaz vardı ki, bunlar zindandan çıkmak istemediler. Sultan Fatih onları çağırtıp serbest bırakılmalarına rağmen neden çıkmak istemediklerini sordu. Dediler ki:
– Biz, Bizans’ın en ileri gelen papazları idik. İmparatorun halka yaptığı zulümlerden, işkencelerden, içinde bulunduğu rezalet ve sefahatten dolayı kendisini ikaz ettik, ona adalet tavsiye ettik. Şayet böyle giderse akıbetinin kötü, devletin yıkılışının ise yakın olduğunu söyledik. O da, bu ikazımıza kızarak bizi zindana attı. Hal böyle olunca biz de; ülkede gerçek manada adalet tesis edilmedikçe, zulüm kalkmadıkça hapisten çıkmayacağımıza yemin ettik.
Bunun üzerine Sultan Fatih, bir nevi hukuksuzluğu protesto eden ve adeta dünyaya kahreden bu iki papaza şu teklifte bulundu:
– Madem zindandan dışarı çıkmak istemeyişinizin sebebi bu, öyleyse memleketimi bir gezin, mahkemelere girin, Müslüman hâkimlerin ve halkımın davalarını dinleyin. Şayet bir adaletsizlik ve zulüm görürseniz, o zaman zindanda kalıp uzlet hayatına devam edersiniz.
Sultan Fatih’in bu teklifi papazların hoşuna gitti ve kabul ettiler. Ülkede serbestçe seyahat edebilmek ve mahkemelere katılabilmek için padişahtan bir tezkere aldılar ve yola çıktılar. Sabahın erken saatinde bir bakkala giderek bir şeyler almak istediler. Bakkal onlara:
– Ben siftah yaptım. Siftah yapmayan komşumdan alın! dedi.
Esnafın bu tavrına çok şaşırmışlardı. Çünkü Bizans döneminde böyle bir şeyin olması mümkün değildi. Fetihten önce Sultan Fatih de buna benzer bir olay yaşamıştı da: “Ya Rabbi! Sana sonsuz hamdü senalar olsun! Ben bu milletle değil İstanbul’u dünyayı bile fethederim” demişti.
Evet, bu iki papaz ellerindeki beraatla her yere girebiliyorlardı. En kalabalık caddelere ve en ıssız sokaklara kadar her tarafı dolaştılar. Herkesle sohbet ettiler. Bütün halkın ahlâkî üstünlüklerini, iyilik hallerini müşahede ettiler.
Bir çarşıya girmişlerdi ki, o esnada ezan okunmaya başladı. Esnaf ezanı duyar duymaz dükkânını dahi kilitlemeden camiye gidiyordu. Kimsede malım çalınır, dükkânıma hırsız girer endişesi yoktu. Sanki herkes birbirinin teminatı altında idi.
Daha sonra Bursa’ya geldiler ve gözlemci olarak mahkemelere katıldılar. Şöyle bir davaya şahid oldular: Bir Müslüman, Yahudinin birinden at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta çıkmış. Atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılınca ertesi sabah erkenden kalkmış ve atı da alıp Bursa kadısına gitmiş, fakat kadı efendinin o gün özel bir işi olduğu için mahkemeye gelmemiş. Adam beklemiş, beklemiş ama bakmış ki kadı gelmeyecek, “ertesi gün tekrar gelirim” diyerek çaresiz geri dönmüş. Tabi hikmeti ilahi adamın atı o gece ölmüş.
Bu hadise daha sonra kadı efendiye intikal edince, atı alan o kişiyi huzuruna çağırtıp durumu bir de kendisinden dinledikten sonra sormuş:
– Atı kaç akçeye almıştın?
– Şu kadar akçeye efendim.
Kadı efendi kesesinden o kadar akçeyi çıkarıp atı ölmüş olan kişiye uzatmış, ama adam almak istememiş.
– Efendim bu zararı niçin siz üstleniyorsunuz anlayamadım? deyince, kadı efendi:
– O gün benim şahsî bir işim olduğundan mahkemeye gelemedim. Şayet siz geldiğinizde ben makamımda bulunsaydım, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı tahsil ederdim. Olayın bu şekilde gelişmesine mademki ben sebep oldum, öyleyse zararınızı benim tazmin edip ödemem lazım, demiş ve bu parayı zorla da olsa vermiş.
Papazlar şahit oldukları bu olay karşısında şaşırmışlar, hayret etmişler. İslâm adaletinin bu derece hassas olduğunu görünce adeta parmak ısırmışlar. Çünkü bir kadı efendinin hiç zorlanmadan, hatta seve seve kendi cebinden zararı tazmin etmesi onları çok etkilemiş.
Tabi papazlar bu olaydan çok etkilenmişler ama “böyle bir olay binde bir olur, her yerde adalete bu kadar riayet edilmiyordur herhalde” diye düşünerek, araştırmalarına devam etmişler. İznik’e gelince papazlar oradaki mahkemeye de katılmışlar. Ve iki Müslüman arasında geçen şöyle bir davaya şahid olmuşlar:
Biri diğerinden tarla satın almış. Aldığı o araziyi başlamış sürmeye. Karasabanla sürerken birden sabanına bir şey takılmış, o kadar uğraşmış zorlamış ama saban gitmiyor.
Orayı eşip bakmış ki ne görsün, ağzına kadar içi altın dolu bir küp… Hemen küpü çıkarıp sırtlamış ve doğru tarlayı satın aldığı kişiye götürüp teslim etmiş. Tabi tarlayı satan sormuş:
– Hayırdır bu küp de neyin nesi?
– Bana sattığın tarladan çıktı.
– O halde bana niye getiriyorsun? Ben o araziyi sana satmıştım.
– Doğru da, sen bana tarlanın üstünü sattın, altını değil ki, eğer sen tarlada bu altın küpünün olduğunu bilseydin herhalde bu fiyata satmazdın. Yani bu küp senin hakkın.
– Öyle şey olur mu? Ben sana tarlayı olduğu gibi sattım, altını da üstünü de, taşını da toprağını da… Onun için bu altınlar benim değil senin hakkın!
Velhasıl tarlayı alan kimseyle satın alan, bir türlü anlaşamamışlar ve böylece mesele mahkemeye intikal etmiş. Mahkemede, her iki taraf da iddialarını kadı efendinin huzurunda tekrarlamışlar. Yani biri bulduğu altın küpünü vermek istiyor, diğeri de almak istemiyor.
Bunun üzerine kadı efendi her iki şahsa da çocukları olup olmadığını sormuş. Onlardan birinin kızı, diğerinin de oğlu olduğunu öğrenince demiş ki:
– Benim teklifim şudur: Eğer siz de münasip görürseniz kızınızla oğlunuzu evlendirelim, bu almak istemediğiniz bir küp altını da çocuklarınıza, çeyiz ve düğün masrafı olarak verelim.
Kadı efendinin bu hayırlı teklifine aileler de çok memnun olmuşlar ve Allah’ın emri, peygamberin kavliyle oğlanla kızı nikâhlayıp, bu altını da masrafları için kullanmışlar.
Papazlar böylesine bir davaya şahit olunca, şaşkınlıktan küçük dillerini yutacak gibi oldular. Bu nasıl bir din ve inanç ki, kimse kimsenin hakkını yemiyor, kul hakkıyla Mevlâ’nın huzûruna çıkmak istemiyordu. Herkes Allah rızası için konuşuyor, Allah rızası için yaşıyor, sultanın ömrü ve ordusunun galibiyeti için duâlar ediyorlardı. Halk ince ruhlu, yumuşak kalpli güzel ahlâklı insanlarla doluydu.
Papazlar kaç şehir dolaştıkları halde, mahkemelerde ağır cezalık bir davaya rastlamadılar. Hırsızlık, cinâyet, ırza tecavüz, dolandırıcılık gibi suçlar meçhuldü. Ve uzunca yapılan tetkik ve teftişten sonra Fâtih’in huzuruna çıktılar.
Gördüklerini, yaşadıklarını ve izlenimlerini bir bir arz edip:
– Bu millet böyle yaşamaya devam ederse, bu devlet de kıyâmete kadar yaşar. Biz de tüm bunları gördükten sonra, inandık ve iman ettik ki, böyle bir ahlak ve yaşantıya sahip olan insanların dini elbette haktır, dediler ve Kelime-i Şehâdet getirip Müslüman oldular.

 

 

Copyright © Arifan Dergisi Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2008-05-02 (838 okuma)

[ Geri Dön ]

Content ©
Published in: on Şubat 12, 2009 at 8:37 pm  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://hayreddin.wordpress.com/2009/02/12/papazlarin-iman-etmesi/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: