CONTORIUM madeni ve dünyanın Türkiye üzerindeki oyunu

 Avatarı

Cezve is offline          

Duhül
Jan 2009
İkamet
Sokaklarda!!!
Gönderi
2,149
Blog Yazıları
7

Esas CONTORIUM madeni ve dünyanın Türkiye üzerindeki oyunu

> > IRAK’IN İŞGAL EDİLMESİNDEN SONRA ACABA ABD NEREYE YÖNELECEK ? 

> >Şu anda hakkında en çok gizli araştırma yapılan mineral simgesi ‘con’ olan contorium. Hakkında google ya da başka kuruluşları kullanarak araştırma yapmak yasak.!!!!Bilgisayarınızda con isminde klasör açamıyorsunuz!!!İsterseniz deneyin.

> > CONTORIUM =CON+TORYUM Sİmgesi con, atom numarası 90, kütle numarası 367,4! bu rekor bir radyoaktivite!

> > Dünyada sadece istabul boğazının diplerinde bulunduğu tespit edildi! Bu elementten son yıllarda enerji üretiminde,özellikle roket yakıtlarında had safhada faydalanılıyor.Bilgisayar devrelerinde minimum miktarda kullanılınca bile bilgisayarın fişe takılmadan yıllarca çalışabildiği tescillendi!! Üstelik de alternatifleri içinde en ucuza mal edilen bir ELEMENT.

> > Bugün ABD, AB, bilimum Asya ülkeleri, Avustralya,Antartika ve Afrika contorium mineralinin peşinde!

> > Türkiye’de Tahmin edilen rezerv ne kadar? 127.000 ton!

> > Değeri ne kadar? 23 trilyon dolar! Toplam borcumuz ne kadar? 280 milyar dolar! Türkiye aslında çok zengin bir fakir ülke! Pekiii Batılı ülkeler tarafından içimize sokulan basınının adamları ne diyor biliyor musunuz geçenlerde? ‘Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar zengin bir ülkedir’ Tehlikenin farkındamısınız!!!!

> >Peki batı bu madenlere ulaşmak için ne tipte bizans oyunları yapıyor?? Sadece istanbul boğazı ve haliçte bulunan bu mineralini ele geçirmek için başta bedavaya haliçi temizleme önerisinde bulundular! Şimdiyse durmadan boğazdan yalı alıyorlar.

> > Satın alınan yalılara hiçbir TÜRK’ün girememesi ve bu yalılarda tuhaf araştırmalar yapılması sizce tesadüf mü? Dubai Kuleleri Gerçeği: Peki merak ettiniz mi, neden Dubaililer (yani aslında perde arkasındaki Amerikalılar) birden bire İstanbul’a bu kadar yüksek yapılar inşa etmeye heveslendiler ve milyarlarca doları bize (yani bu işe) yatırmaya karar verdiler…İki kıtanın birleşim yerindeki farklı tektonik yapı acaba hangi elementin benzersiz ve mükemmel oluşum şartlarına ev sahipliği yapıyor? Peki başka ne şekilde, yabancı bir ülkenin en büyük şehrinin ortasında, hiç engellenmeden (hatta alkışlanarak) yerin yüzlerce metre altında jeolojik araştırmalar yapabilirsiniz?…..

> > CONTORIUM İSİMLİ DOSYA AÇILAMAMASININ SEBEBİNİN ‘console’UN KISALTMASI OLDUĞUNA DAİR MOSSAD VE CİA GÜDÜMLÜ AÇIKLAMALAR VAR.

> > CONTORİUM’UN ADI İLK OLARAK 93 YILINDA GEÇTİ. KONU İLE İLGİLİ OLARAK AÇIKLAMA YAPMAK İSTEYEN BİLİM DÜNYASINDAN İNSANLAR SUSTURULDU. O SENE BOĞAZ YALILARINA YABANCI BANKALAR VE ARAP ŞEYHLERİ NORMALİN ÜSTÜNDE BİR İLGİ GÖSTERDİLER.

> > TARİHTE DAHA DA ESKİYE GİDİNCE PERİYODİK CETVELİN KURUCUSU DİMİTRİ MENDELEYEV’İN 90 NUMARALI YERİ BOŞ BIRAKMASI İÇİN RUS HÜKÜMETİNCE BASKI GÖRDÜĞÜ FAKAT ONUN ANCAKGÜNÜMÜZDE SEBEBİ ANLAŞILABİLEN BİR CİNLİKLE ORAYA ‘TORYUM’U YERLEŞTİRİP(ATOM NUMARASI ONUN DA 90) İLERİDE BU ELEMENTLE İLGİLİ ARAŞTIRMA YAPILABİLMESİ İÇİN GELECEĞE IŞIK TUTTUĞUNU GÖRÜYORUZ. NEDEN?

> > İŞTE SEBEP: TORYUM:

> > Atom numarası 90, atom ağırlığı yaklaşık 232 olan, 112,6 yoğunluğunda, 1700 °C de eriyen, kurşun renginde, havada bozulmaz, atom enerjisi kaynağı olarak kullanılan radyoaktif bir element. Kısaltması Th. Türkiye’de Manisa-Gördes’te çıkarılır.

> > ŞİMDİ TÜRKİYE HARİTASINI PERİYODİK CETVEL GİBİ DÜŞÜNÜP MANİSA-GÖRDES’TEN KUZEYE 364,7(CONTORİUM’UN KÜTLE NUMARASI) KM GİDİNCE NEREYE GİDİYORUZ? CEVAP BELLİ: İSTANBUL BOĞAZI!!> (PERİYODİK CETVELDE DE AYNI GRUP İÇERİSİNDE KUZEY YÖNÜNE GİDİLİNCEKİMYASAL ÖZELLİKLER DEĞİŞMEZ)

> >DİMİTRİ MENDELEYEV UĞRADIĞI ESRARENGİZ BASKIYI BİR DEHA ÖRNEĞİ SERGİLEYEREK SAVUŞTURMUŞTUR.

> > PEKİ CONTORİUM TEKRARDAN MEDYADA DUYULMAYA BAŞLADIKTAN VE CONTORİUM MİNERALİNİN İŞLENMESİ AMAÇLI NÜKLEER REAKTÖRLERİN KURULMASINA İZİN ÇIKTINTAN SONRA TRİLYON DOLARLIK ARAP ŞEYHİNİN ÜLKEMİZİ ZİYARET EDİP YALILARA TALİP OLMASINA NE DİYORSUNUZ? SEBEP SİZCE DEPETROLÜN PABUCUNU DAMA ATACAK OLAN VE BÖYLECE ARAP
ŞEYHİNİN ZENGİLİĞİNİ BİTİRECEK OLAN!!!

İyi niyetini ve vicdanını asla kaybetme.
Published in: on Haziran 8, 2012 at 9:13 pm  Yorum Yapın  

Kemâlland

Binlerce Atatürk heykeli ve anıtı… On binlerce Atatürk büstü… Yüz binlerce Atatürk resmi, kimisi silindir şapkalı ve pelerinli, kimisi kalpaklı… Binlerce Atatürk Okulu, kütüphanesi, resmî kurumu… Atatürk Caddesi, bulvarı, meydanı… Paraların pulların üzerinde Atatürk’ün resimleri… Okullarda Atatürk okutuluyor… Mecburî din dersi kitaplarının başında Atatürk’ün resmi ve Gençliğe Hitabesi yer alıyor… Diyanet İşleri Başkanı’nın tepesinde sert bakışlı kocaman bir Atatürk portresi… Ankara’daki Atatürk’ün Anıt-Kabri bir Sezar mâbedi gibi… İran ve Suudî Arabistan devlet başkanları hariç her resmî misafir devlet başkanı burayı törenle ziyaret etmek, kabrin başında eğilmek ve deftere hürmetkâr birkaç satır yazmak zorundadır… Bir hükümet, İslamcı da olsa, işe başlarken tam kadro oraya gidip saygılarını sunmaya mecburdur… Milletvekili seçilenler, Atatürk’e sadakat yemini etmezlerse vekillik mazbatasını alıp Meclis’e katılamazlar… Atatürk inkılâplarına ve ilkelerine aykırı siyasî parti kurulamaz… Şimdi devam ediyor mu bilmiyorum, 12 Eylül darbesinden sonra bütün müftülerin, imamların, müezzinlerin, vaizlerin Atatürk’e yazılı sadakat yemini yapmaları, taahhütte bulunmaları mecburî idi… Tevhid-i Tedrisat eğitiminin ana gayesi Atatürkçü nesiller yetiştirmekti… Atakent’ler… Ataşehir’ler… Her yerde Atatürk’ün vecizeleri… Hz. Ali’nin sözü olan “Adalet Mülkün Temelidir” cümlesinin altında bile Atatürk yazılı…19 Mayıs Atatürk bayramı… 23 Nisan Atatürk bayramı… 29 Ekim Atatürk Cumhuriyeti bayramı… Bazen camilerin minberleri okunan hutbelerde bile Atatürk ve arkadaşlarına dua ediliyor…

İlahiyat fakültelerimizde Kemalist ilahiyatçılarımız var.

Lisan, tarih, edebiyat, kültür, sanat… Atatürk Atatürk…

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat devrim ve darbeleri Atatürkçülüğü ayakta tutmak için yapılmıştır.

Atatürk sağlığında bu kadar olacağını tahmin etmiş midir? Sanırım etmemiştir.

Atatürk’ün sağlığında Diyanet İşleri Başkanı’nın makamında Atatürk portresi yoktu… İsmet Paşa zamanında da yoktu.

Diyanet reisinin tepesine büyük bir Atatürk portresi, Adnan Menderes Celal Bayar zamanında, Başvekâlet (Başbakanlık) müsteşarı Mason Üstad-ı Azamı Ahmet Salih Korur tarafından koydurulmuştur.

Yılını unuttum, o zaman Ankara Hacıbayram Camii şerifinde Cuma hutbelerini Ezher mezunu Konyalı merhum Mustafa Runyun hocaefendi okuyordu. Yılbaşından önceki bir cumada Müslümanları yılbaşı kutlamaları yapmamaya, yılbaşı hindisi pişirmemeye çağıran bir hutbe okumuştu. Bu hutbe Masonları ve Kemalistleri sinirlendirmiş. Zamanın Diyanet reisi Eyüp Sabri hocanın uyarılmasına yol açmıştı. Reis de, Runyun hocayı çağırıp niçin böyle hutbeler okuyorsun diye azarlamıştı… Bunun ardından Başbakanlıktan büyük portre gelmiş, Diyanet Reisi’nin tepesine asılmıştı… Runyun hoca, beni azarladı ama tepesine Atatürk resmi de asıldı diye bendenize anlatmıştı.

Şarkta bir okul açılsa, müdürün tepesine Atatürk portresi değil de, Kazım Paşa’nın büyük bir resmi asılsa ne olur? Kızılca kıyamet kopar.

Bir mahkeme salonundaki “Adalet Mülkün Temelidir” levhasının altına, Atatürk değil de, Hz. Ali imzası yazılsa yine kıyamet kopar.

Paralara, pullara Fatih Sultan Mehmed’in, Kanunî Sultan Süleyman’ın, Sokollu’nun resimleri basılmak istense ne olur? Kıyamet kopartırlar.

Sanırım biz bugünkü halimizle, Atatürk konusunda M. Kemal Paşa’yı da geçmiş vaziyetteyiz.

Atatürk’le yatıyoruz Atatürk’le kalkıyoruz.

Birinci dünya savaşında Almanların Türkiye’ye gönderdikleri vagonların üzerine Enverland diye yazdıklarını okumuştum.

Biz şimdi ülkemizi Kemâlland’a çevirmişiz.

“İkinci yazı”

Desteklediğim siyaset, desteklemediğim siyaset ve icraat…

Aşağıda sayılan siyaset ve icraatı sade bir vatandaş olarak can-u gönülden destekliyorum:

1. Faşist vesâyet rejiminin yıkılması.

2. Resmî ideoloji sulta, saltanat ve hegemonyasına son verilmesi.

3. İnsan haklarına, millî kimlik ve kültüre aykırı devrimlerin resmî ve mecburî tabular olmaktan çıkartılıp özelleştirilmesi.

4. Egemen azınlıkların baskılarına son verilmesi.

Hükümeti bu dört maddede özetlediğim siyasetinden ve icraatından dolayı tebrik ediyorum.

Doğru ve uygun bulmadığım siyaset ve icraat da vardır. Onları da arz edeyim:

1. Zina suçunun Ceza Kanunu’ndan çıkartılmasını asla ve hiçbir zaman kabul etmiyorum ve doğru bulmuyorum.

2. Hükümet üyelerinin, milletvekillerinin, büyük bürokratların, büyük süper zenginlerin ve diğer kodaman kişilerin çocuklarının tehlikeli yerlerde askerlik yapmamasını doğru bulmuyorum. Bunu eşitlik ilkesine aykırı buluyorum.

3. Türkiye’nin uluslararası temizlik ve şeffaflık notunun, 10 üzerinden 5’in altında olmasını, yani ülkemizin bu konuda sınıfta kalmış olmasını protesto ediyor, temizlik ve şeffaflık istiyorum.

4. Kültür Park’ta geceleri her çalının dibinde sevişen bir çift olmasını ve polisin buna karşı bir şey yapmamasını protesto ediyorum. Yine Yalova Yenikapı feribotunda azgın bir çiftin yüzlerce yolcu içinde çılgınlar gibi sevişmesini ve güvenlik memurunun bu terbiyesizliğe ilişmemesini, şikâyet eden yolcuya istemiyorsanız feribota binmeyin demesini tel’in ediyorum.

5. Sigara ile mücadele edilirken, içkiyle aynı mücadelenin yapılmamasını ve memleketin bir meyhane-i kübraya dönmesini kınıyorum.

6. Yaygın, genel, yoğun şekilde haram yenmesinden, haram rantlarla zengin olunmasından çok rahatsızım.

7. Devlet idaresinde lüks ve israfa karşıyım.

8. Emanetlerin ehil olanlara verilmemesini, nepotizm yapılmasını şiddetle protesto ediyorum.

9. Din işlerinin siyasete alet edilmesinden çok rahatsızım.

Temennilerim nelerdir:

1. Diyanet ya tam bağımsızlığa kavuşturulmalı yahut devlete bağımlı olmayacak şekilde özerkleştirilmeli ve başına hiçbir cemaate ve tarikata mensup olmayan ehliyetli, muhlis, liyakatli, icazetli, muktedir, ahlâklı, faziletli, taqvalı, âlim, fazıl, idareci bir hoca getirilmelidir. Din yoluyla her yıl yüz milyarlarca dolar para toplanmasından rahatsızım.

2. Eğitimde köklü bir reforma gidilmeli, resmî okulların eğitim sistemi millî kimlik ve kültüre dayandırılmalı, Müslümanlara, Tevhidî eğitim yapacak, namaz vakitlerinde bütün öğrencilerin cemaatle namaz kılacağı bağımsız İslam mektepleri açma hürriyeti verilmelidir.

3. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün emanetler (makamlar, mevkiler, başkanlıklar, müdürlükler, işler, vazifeler, hizmetler) ehil olanlara verilmelidir. Ehliyetsizlere asla verilmemelidir.

4. Nereden buldun kanunu çıkartılmalı ve bütün kara, kirli, haram, necis servet sahiplerinden hesap sorulmalı, haksız kazançlar ellerinden alınmalıdır.

5. Bin yıllık millî yazımızla yayın ve eğitim yapmayı yasaklayan, yeni nesilleri atalarının Türkçe mezar taşlarını bile okuyamayacak derecede kara cahil bırakan, Türkiye halkının temel insan haklarına aykırı zulüm kanunu kaldırılmalıdır.

6. Yağcılığa, yalakalığa, dalkavukluğa, pohpohçuluğa fırsat ve imkân verilmemeli; böyle kişi ve kurumlara doğrudan doğruya ve dolaylı olarak menfaat sağlanmamalıdır.

7. Tasavvuf tarikatlarını yasaklayan kanun kaldırılmalı, devletten bağımsız bir Meclis-i Meşâyihin sıkı kontrolü altında tasavvufî faaliyetlere izin verilmelidir. (Tarikatlar kesinlikle para toplayamaz, zengin olamaz, dinin zâhirine ve Şeriata aykırı tasavvufî faaliyet olamaz.)

07.06.2012

Published in: Genel on Haziran 7, 2012 at 8:47 pm  Yorum Yapın  

Obama NeoCon’ların rüyasını gerçekleştiriyor

ABD’nin dış politika uzmanı Glenn Greenwald, Obama’nın Neo-Con’ların rüyasını gerçekleştirdiğini yazdı. Greenwald, Obama’nın ajandasında George Bush’tan kalma, İslam dünyasında yedi ülkede rejim değiştirme planının durduğunu ve bu plana mevcut Amerikan yönetiminin de sadık kaldığını söyledi. Rejim değişikliği öngörülen İslam ülkeleri ise Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Smali, Sudan ve İran. Bush yönetimi 5 yılda bu yedi ülkede yönetimleri yıkmayı hedefliyormuş ancak yarım kalan işi Obama tamamlıyor.

Emekli general Wesler Clark’ın yayınlanan hatıratlarında da aynı konunun işlendiğine değinen Greenwald, 11 Eylül saldırılarından hemen sonra Amerikan Savunma Bakanlığı, 7 islam ülkesinde 5 yıl içinde rejim değişikliğini öngören bir proje hazırladı. Greenwald, bu projenin basitçe mevcut yönetimlerin devrilerek yerlerine ABD ile daha uyumlu çalışacak yeni yönetimler getirmeyi hedeflediğini kaydetti. Buna göre, Cumhuriyetçi Neo-Conlardan kalan proje, Demokrat Parti’den seçilen ve daha ılımlı gösterilen Obama tarafından aynen devralındı ve uygulanmaya başlandı. Greenwald, “Neo-Conlar bile kendi projelerinin Obama tarafından hiçbir değişikliğe uğratılmadan harfiyen uygulanacağını beklemiyorlardı” dedi.

Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte bu planın uygulandığına değinen Greenwald, hesapta olmayan ama daha sonra listeye eklenen ülkelerin olduğunu söyledi. Libya’da tamamen, Sudan’da kısmen bu projenin başarıya ulaştığına değinen Greenwald, Suriye’deki karışıklıkların da bu çerçevede algılanması gerektiğini ifade etti. İran ise Suriye’den sonraki hedef. Bu projenin ABD için hayati derecede önemli olduğunda ısrar eden Greenwald, küresel güç odaklarının Obama’dan oldukça memnun oldularını çünkü ılıman göründüğü halde kendi planlarına sadık bir başkanın onlar için daha iyi bir imaj olduğunu söyledi. 11 Eylül saldırı larından sonra ABD’nin Irak işgaline kimsenin inanmadığını ama sonuçta ortada kabul edilmiş projenin olduğunu ve dolayısıyla da ne kadar sürerse sürsün bu projenin uygulanmasına o zaman karar verildiğini belirten Greenwald, “Sorun sadece deokrasi ya da krallıkların gitmesi değil, bölgenin ABD ile daha uyumlu hale getirilmesidir” dedi.

İran şeytanlaştırılıyor mu?
Ortadoğu uzmanı Patrick Cockburn, UAEK raporuyla başlayan gerginliği tırmandırma politikasının Ortadoğu’ya yerleşmek isteyen Batılı devletlerin kasıtlı bir planı olduğunu, bunun da İran’ın adeta bir şeytanmış gibi lanse edilerek sağlanmaya çalışıldığını kaydetti. Benzer bir kampanyanın 2002’de Irak için Saddam Hüseyin üzerinden yürütüldğünü hatırlatan Cockburn, Böylece İran fobisinin yagınlaştırılarak Ortadoğu’daki ülkelerin teker teker Batılıların pençesine alındığnı söyledi.

İran’ı şeytanlaştırma politikasının ABD ve İsrail tarafından uygulamaya konulan bir dizi kararın merkez ayağını oluşturduğunu ifade eden Cockburn, “2002’de Irak için hiçbir fakı olmayan bir propaganda yürütülmüştü. Irak’ın kimyasal silahlara sahip olduğu ve bunun hem Batı’yı hem de bölgedeki ülkeleri ciddi bir biçimde tehdit ettiği ileri sürülmüş, gün be gün bir işgal girişimi hayata geçirilmişti. Şimdi İran’a karşı yürütülen propaganda, Irak’ta asla var olmadığı bilinen kimyasal silahlar üzerinden bir ülkenin işgal edilmesini fena halde çağrıştırıyor. Öyle bir korku sarmalı oluşturuluyor ki Ortadoğu’dakiş devletler birer birer İran’a karşı ABD’nin güvenlik şemsiyesi altına girmeye can atar hale geliyor” dedi.

Saddam hüseyin’in kimyasal silah kullanma eğliminde olduğunun varsayıldığını, dahası Batı’ya karşı terör gruplarını desteklediği iddiasnın öne sürldüğünü anımsatan Cockburn, “Ortadoğu’da ortaya çıkan her karışıklık İran’a yükleniyor. Bahreyn’deki gösterileirn bile İran eliyle gerçekleitiği söylendi. Oysa uluslararası bir komisyon daha bir hafta önce yaptığı inceleme sonucunda İran’ın Bahreyn’deki gösterilerle hiçbir ilişkisinin olamdığını ortaya koydu. Ama bu ABD ve İsrail için hiçbir anlam ifade etmiyor çünkü gerçeğin ne olduğu onların umurunda değil. Ortadoğu ülkeleri iran korkusuyla her yl yüz m,lyardan fazla silah alımı gerçekleştiriyor ve bu silahların tamamı ABD tarafından sağlanıyor. İran’ın şeytanlaştırılmasının silah satımıyla da doğrudan ilgisi var” şeklinde konuştu.

Suriye’de mezhep savaşlarının arkasında kim var?
Ortadoğu Uzmanı Emced Nasır, Suriye’de ayaklanma başladıktan sonra yürürlüğe konulan mezhep savaşları projesinin arkasında kimlerin olabileceğini yazdı. Nasır, “Suriye’de Beşşar Esed rejimine yönelik intifada başlamadan önce ülkede aleni olarak mezhepçilikten bahseden hiçbir hareket ya da gruptan söz etmek mümkün değildi. Ancak şimdi herkes Suriye’de kaçınılmaz bir biçimde büyük bir mezhep savaşının olacağını söylüyor” dedi.

Nasır, “Hiçbir zaman, hatta Müslüman Kardeşler gibi böylesine kutuplaştırıcı ve kolay bir malzemeyi kullanmaya yatkın hareketler tarafından dahi dile getirilip bir siyasi söyleme dönüştürülmemiştir. Bu mezhepçi tavrın siyasal bir söyleme dönüştürülmesi, ne rejimin muarızları ne de -doğal olarak- destekçileri tarafından kabul görmüş bir yaklaşım değil. Suriye’de hakim olan “alevi azınlık” üzerinde yoğunlaşan eserlerin tamamı yabancılar tarafından kaleme alınmış eserler. Suriye devletini yöneten son üç devlet başkanının (1966 inkılabının güçlü adamı Salah cedid, Hafız Esed ve Beşşar Esed’in) yanı sıra yönetimde etkin olan diğer başka şahsiyetlerin Alevi kökenli olmalarına rağmen Suriyeliler tarafından böyle bir eser yazıldığına dair bir bilgim yok” şeklinde konuştu.

Olası bir mezhep savaşında bedelin çok büyük olacağına değinen Nasır, “Başta Müslüman Kardeşler olmak üzere, Suriye’deki muhaliflerin bütün Suriyelileri ülkelerinin geleceği konusunda ikna etme ve herhangi bir belirsizliğe yol açmadan ya da hiçbir şekilde lafı gevelemeden, demokratik ve sivil bir programla kendisi için çalıştıkları Suriye’nin herkes için olduğunu ve bütün vatandaşları kapsadığını açıklamaları gerekir” dedi.

İnsanlık katili yakalansın
Uluslararası Af Örgütü, savaş suçlarından dolayı George Bush’un tutuklanmasını talep etti. Bir önceki ABD Başkanı olan George Bush, Afrika’da Etiyopya, Tnzanya ve Zambiya’yı ziyaret ederken Uluslararası Af Örgütü, bu ülkelerin hükümetlerine çağrıda bulunarak Bush’un tutuklanmasını ve insanlığa karşı suç işlemekten yargılanmasını istedi.

ABD Başkanı olarak Bush, 2009’da suda boğma yöntemleri ve mahkumu konuşturma tekniklerinin büyük bir kısmına onay vermişti. Uluslaraarası örgütler ise bu yöntemleri kesin bir biçimde işkence statüsüne koyuyor. Af Örgütü, “Bir savaş suçlusunun böyle bir güvenlik cennetinde yaşayamıyor olması gerekiyor ve Tanzanya, Zambiya ve Etiyopya hükümetleri insanlığa karşı suç işlemiş birini yakalama imkanına sahipler. Bunu yaparlarsa onurlu bir iş yapmış olurlar” açıklamasında bulundu.

Daha öncesinde de İsviçre’deki insan hakları örgütleri Bush’un insanlığa karşı suç işemekten dolayı tutuklanıp yargılanması gerektiği çağrısında bulunmuştu. ABD yetkilileri ise herhangi bir açıklamada bulunmadı.

ABD’nin yeni savaş alanı Miyanmar
ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton, Miyanmar’a tarihi bir ziyarette bulunuyor. Son 50 yıldan beri Miyanmar’ı ziyaret eden ilk ABD dışişleri Bakanı olan Clinton, ülkede reformları yerinde görmek istediğini söyledi. Ancak, ABD’nin 50 yıl sonra ülkeye böylesine üst düzeyde bir isim göndermesi, ülkenin yeni bir Çin-ABD çekişmesinin yeni mekanı olacağı yorumlarına neden oluyor.

Myanmar’a gelmeden önce ziyareti ile ilgili gazetecilere açıklama yapan ABD Dışişleri Bakanı, ülkenin yeni yönetiminin politik ve ekonomik alanlardaki reformları hakkında gözlemlerde bulunacağını ifade etmişti. ABD, Myanmar’a sert yaptırımlar uygulamaya devam ediyor. Ama bu yıl yapılan bir dizi reform, ülkenin onyıllardır yaşadığı soyutlanmışlığa yakında son verilebileceği söylentileri doğurdu.

Bununla birlikte ABD yetkilileri, Clinton’ın gezisi sırasında uygulanan yaptırımların kaldırılmasıyla ilgili bir açıklama olmasının beklenmediğini vurguluyor. Gözlemciler, ABD’nin ülkedeki iplomatik temsilciliğini tam anlamıyla büyükelçiliğe dönüştürme gibi sembolik bir adım atabileceğini belirtiyor. Uzmanlar ise, ziyaretin ABD-Çin ilişkileri açısından önemine dikkat çekiyor. Cunta yönetimi sırasında batıdan neredeyse tamamen kopan ve insan hakları ihlalleri nedeniyle ağır yaptırımlar uygulanan Myanmar’da neredeyse tüm sektörlerde Çin hakimiyeti bulunuyor. Yeni ‘sivil’ yönetimin başa gelmesinden sonra, Çinli şirketlerin yapacağı dev bir baraj inşaatı projesinin iptal edilmesi, ve ABD’nin 50 yıl sonra ülkeye böylesine üst düzeyde bir isim göndermesi, ülkenin yeni bir Çin-ABD çekişmesinin yeni mekanı olacağı yorumlarına neden oluyor.

Yerel basın daha önce hükümetin yıl sonuna kadar devlete ait işletmelerin yüzde 90’ını özelleştirmeyi hedeflediğini iddia etmişti. Bir yandan bu şirketlerin hükümete yakın isimlere gideceği söylentileri yayılırken, bir yandan da, özellikle enerji alanındaki işletmelerde Pekin ile Washington’un gözü olduğu öne sürülüyor. Nitekim Clinton’un ziyareti sırasında gündeme gelen ve ABD’nin yardım taahhüdünde bulunduğu konulardan biri, Çinli şirketlere kapatılan büyük paraj projeleri ve yeni hidroelektrik santrallerinin inşası oldu.

ABD’nin Irak’taki son hamlesi
ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden Irak’ı ziyaret ederken Mukteda El-Sadr taraftarları Biden’in ziyaretini geniş katılımlı gösterilerle protesto etti. Financial Times ise çok sayıda ABD merkezli yatırımcı bankacının Irak’a ziyaretlerini sıklaştırdığını yazdı. ABD inşaat ve petrol şirketlerinin ise Irak’ı adeta avuçlarının içine aldığını belirten Financial Times, Biden’ın ziyaretinin ABD’nin Irak’ta kalıcı olmak için son bir hamlesi olduğunu yazdı.

Politika analisti Raed Jarrar da benzer bir yazı yazdı ve bu aşamadan sonra ABD’nin öncelikli hedefinin Irak’taki petrol ve inşaat şirketlerinin kalıcılığını sağlamak olduğunu, bunun için de ABD birliklerinin Irak’ta kalmaya devam etmesi için ABD’nin Irak üzerindeki baskısını iyice yoğunlaştırdığını söyledi. Biden’in ziyaretinin bir pazarlık amacı taşıdığını kaydeden Jarrar, “Yıl sonu itibariyle ABD bütün birliklerini yasal olarak ırak’tan çekmekle yükümlü. Ancak ABD’nin buna hiç niyeti yok. Iraklıların büyük bir kısmı Pentagon’jun ülkelerinde kalıcı olmak için yaptığı çalışmalardan dolayı kaygı duyuyor. ABD, Irak’tan çekileceğini açıklasa da en az 3-4 bin askerini güya Irak’ta eğitmen olarak tutacağını açıkladı. Bu eğitmenliğin sınırlarının neler olduğunu kimse bilmiyor ve anlaşılan o ki ABD bu askeri varlığıyla Irak’ta daha on yıllarca kalmanın fomrülünü bulmuş durumda” dedi.

Önümüzdeki birkaç gün içinde Irak parlamentosunda bir oylamanın yapılacağını belirten Jarrar, “Irak ABD’nin avuçları içinde. ABD’ye karşı bir kararın alınabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Ancak Iraklıların egemenlik hakları öyle görünüyor ki daha uzun süre Iraklılara verilmeyecek. Irak daha onlarca yıl Batılı petrol ve inşaat şirketleirnce sömürülmeye devam edecek. ABD’nin Irak’ta kalmasını istediği 3-4 bin kişilik askeri birliklerinin Irak hükümetince kabul edilmesi ise Iraklılar nezdinde hükümetin meşruiyetini tamamen yitirmesi anlamına gelecektir” şeklind ekonuştu.

Her 10 çocukta biri 5 yaşından önce ölüyor
ABD’nin terörle savaş bahanesiyle işgal ettiği Afganistan, adeta bir çocuk mezarlığı. Afganistan’da her 10 çocuktan biri savaşa bağlı nedenlerden dolayı daha 5 yaşına girmeden ölüyor. Afganistan Sağlık Bakanlığı, ülkedeki ölüm oranları ve nedenleri ile ilgili yayınladığı raporda, çocuk ölümlerinin en yoğun yaşandığı ülkelerin başında Afganistan’ın geldiğini, bunun da bir türlü bitmeyen savaştan kaynaklandığını söyledi.

ABD’nin terörle savaş bahanesiyle işgal ettiği Afganistan, adeta bir çocuk mezarlığı. Savaş veya savaşa bağlı nedenlerden dolayı Afganistan’da her 10 çocuktan biri daha 5 yaşına girmeden ölüyor. Öyleki, Taliban askerleirnin su yollarına ulaşımını engellemek için suların ABD öncülüğündeki NATO birliklerince kirletildiği ve bu nedenle özellikle de kırsal kesimlerde yaşayan insanların temiz suya ulaşmalarının neredeyse imkansız olduğu belirtiliyor. Kirli ve hastalık bulaştırılmış sulardan beslenen çocuklar ise henüz bağışıklık sistemleri gelimediği için en çok etkilenenler oluyor.

Afgan nüfusunun yarısı ise 15 yaş altı. 15 yaş üstü erkek ölümlerinin ise beşte biri yaralanmadan kaynaklanıyor. Her beş erkekten biri doğrudan savaş kurbanı. NATO askerleirnin kullandığı aşırı şiddet ve sivil savaşçı ayrımı yapmaksızın keyfi bombalamaları 15 yaş üstü erkeklerin ölüm nedenlerinin başında geliyor. Dünyanın gözleri önünde afganistan’da yürütülen kirli savaşa Afganlar her gün canlarını sunmak zorunda kalıyorlar.

Published in: Genel on Haziran 7, 2012 at 8:44 pm  Yorum Yapın  

Obama NeoCon’ların rüyasını gerçekleştiriyor

ABD’nin dış politika uzmanı Glenn Greenwald, Obama’nın Neo-Con’ların rüyasını gerçekleştirdiğini yazdı. Greenwald, Obama’nın ajandasında George Bush’tan kalma, İslam dünyasında yedi ülkede rejim değiştirme planının durduğunu ve bu plana mevcut Amerikan yönetiminin de sadık kaldığını söyledi. Rejim değişikliği öngörülen İslam ülkeleri ise Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Smali, Sudan ve İran. Bush yönetimi 5 yılda bu yedi ülkede yönetimleri yıkmayı hedefliyormuş ancak yarım kalan işi Obama tamamlıyor.

  • Obama Neo-Con'ların  rüyasını gerçekleştiriyor -

Emekli general Wesler Clark’ın yayınlanan hatıratlarında da aynı konunun işlendiğine değinen Greenwald, 11 Eylül saldırılarından hemen sonra Amerikan Savunma Bakanlığı, 7 islam ülkesinde 5 yıl içinde rejim değişikliğini öngören bir proje hazırladı. Greenwald, bu projenin basitçe mevcut yönetimlerin devrilerek yerlerine ABD ile daha uyumlu çalışacak yeni yönetimler getirmeyi hedeflediğini kaydetti. Buna göre, Cumhuriyetçi Neo-Conlardan kalan proje, Demokrat Parti’den seçilen ve daha ılımlı gösterilen Obama tarafından aynen devralındı ve uygulanmaya başlandı. Greenwald, “Neo-Conlar bile kendi projelerinin Obama tarafından hiçbir değişikliğe uğratılmadan harfiyen uygulanacağını beklemiyorlardı” dedi.

Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte bu planın uygulandığına değinen Greenwald, hesapta olmayan ama daha sonra listeye eklenen ülkelerin olduğunu söyledi. Libya’da tamamen, Sudan’da kısmen bu projenin başarıya ulaştığına değinen Greenwald, Suriye’deki karışıklıkların da bu çerçevede algılanması gerektiğini ifade etti. İran ise Suriye’den sonraki hedef. Bu projenin ABD için hayati derecede önemli olduğunda ısrar eden Greenwald, küresel güç odaklarının Obama’dan oldukça memnun oldularını çünkü ılıman göründüğü halde kendi planlarına sadık bir başkanın onlar için daha iyi bir imaj olduğunu söyledi. 11 Eylül saldırı larından sonra ABD’nin Irak işgaline kimsenin inanmadığını ama sonuçta ortada kabul edilmiş projenin olduğunu ve dolayısıyla da ne kadar sürerse sürsün bu projenin uygulanmasına o zaman karar verildiğini belirten Greenwald, “Sorun sadece deokrasi ya da krallıkların gitmesi değil, bölgenin ABD ile daha uyumlu hale getirilmesidir” dedi.

İran şeytanlaştırılıyor mu?

Ortadoğu uzmanı Patrick Cockburn, UAEK raporuyla başlayan gerginliği tırmandırma politikasının Ortadoğu’ya yerleşmek isteyen Batılı devletlerin kasıtlı bir planı olduğunu, bunun da İran’ın adeta bir şeytanmış gibi lanse edilerek sağlanmaya çalışıldığını kaydetti. Benzer bir kampanyanın 2002’de Irak için Saddam Hüseyin üzerinden yürütüldğünü hatırlatan Cockburn, Böylece İran fobisinin yagınlaştırılarak Ortadoğu’daki ülkelerin teker teker Batılıların pençesine alındığnı söyledi.

İran’ı şeytanlaştırma politikasının ABD ve İsrail tarafından uygulamaya konulan bir dizi kararın merkez ayağını oluşturduğunu ifade eden Cockburn, “2002’de Irak için hiçbir fakı olmayan bir propaganda yürütülmüştü. Irak’ın kimyasal silahlara sahip olduğu ve bunun hem Batı’yı hem de bölgedeki ülkeleri ciddi bir biçimde tehdit ettiği ileri sürülmüş, gün be gün bir işgal girişimi hayata geçirilmişti. Şimdi İran’a karşı yürütülen propaganda, Irak’ta asla var olmadığı bilinen kimyasal silahlar üzerinden bir ülkenin işgal edilmesini fena halde çağrıştırıyor. Öyle bir korku sarmalı oluşturuluyor ki Ortadoğu’dakiş devletler birer birer İran’a karşı ABD’nin güvenlik şemsiyesi altına girmeye can atar hale geliyor” dedi.

Saddam hüseyin’in kimyasal silah kullanma eğliminde olduğunun varsayıldığını, dahası Batı’ya karşı terör gruplarını desteklediği iddiasnın öne sürldüğünü anımsatan Cockburn, “Ortadoğu’da ortaya çıkan her karışıklık İran’a yükleniyor. Bahreyn’deki gösterileirn bile İran eliyle gerçekleitiği söylendi. Oysa uluslararası bir komisyon daha bir hafta önce yaptığı inceleme sonucunda İran’ın Bahreyn’deki gösterilerle hiçbir ilişkisinin olamdığını ortaya koydu. Ama bu ABD ve İsrail için hiçbir anlam ifade etmiyor çünkü gerçeğin ne olduğu onların umurunda değil. Ortadoğu ülkeleri iran korkusuyla her yl yüz m,lyardan fazla silah alımı gerçekleştiriyor ve bu silahların tamamı ABD tarafından sağlanıyor. İran’ın şeytanlaştırılmasının silah satımıyla da doğrudan ilgisi var” şeklinde konuştu.

Suriye’de mezhep savaşlarının arkasında kim var?

Ortadoğu Uzmanı Emced Nasır, Suriye’de ayaklanma başladıktan sonra yürürlüğe konulan mezhep savaşları projesinin arkasında kimlerin olabileceğini yazdı. Nasır, “Suriye’de Beşşar Esed rejimine yönelik intifada başlamadan önce ülkede aleni olarak mezhepçilikten bahseden hiçbir hareket ya da gruptan söz etmek mümkün değildi. Ancak şimdi herkes Suriye’de kaçınılmaz bir biçimde büyük bir mezhep savaşının olacağını söylüyor” dedi.

Nasır, “Hiçbir zaman, hatta Müslüman Kardeşler gibi böylesine kutuplaştırıcı ve kolay bir malzemeyi kullanmaya yatkın hareketler tarafından dahi dile getirilip bir siyasi söyleme dönüştürülmemiştir. Bu mezhepçi tavrın siyasal bir söyleme dönüştürülmesi, ne rejimin muarızları ne de -doğal olarak- destekçileri tarafından kabul görmüş bir yaklaşım değil. Suriye’de hakim olan “alevi azınlık” üzerinde yoğunlaşan eserlerin tamamı yabancılar tarafından kaleme alınmış eserler. Suriye devletini yöneten son üç devlet başkanının (1966 inkılabının güçlü adamı Salah cedid, Hafız Esed ve Beşşar Esed’in) yanı sıra yönetimde etkin olan diğer başka şahsiyetlerin Alevi kökenli olmalarına rağmen Suriyeliler tarafından böyle bir eser yazıldığına dair bir bilgim yok” şeklinde konuştu.

Olası bir mezhep savaşında bedelin çok büyük olacağına değinen Nasır, “Başta Müslüman Kardeşler olmak üzere, Suriye’deki muhaliflerin bütün Suriyelileri ülkelerinin geleceği konusunda ikna etme ve herhangi bir belirsizliğe yol açmadan ya da hiçbir şekilde lafı gevelemeden, demokratik ve sivil bir programla kendisi için çalıştıkları Suriye’nin herkes için olduğunu ve bütün vatandaşları kapsadığını açıklamaları gerekir” dedi.

İnsanlık katili yakalansın

Uluslararası Af Örgütü, savaş suçlarından dolayı George Bush’un tutuklanmasını talep etti. Bir önceki ABD Başkanı olan George Bush, Afrika’da Etiyopya, Tnzanya ve Zambiya’yı ziyaret ederken Uluslararası Af Örgütü, bu ülkelerin hükümetlerine çağrıda bulunarak Bush’un tutuklanmasını ve insanlığa karşı suç işlemekten yargılanmasını istedi.

ABD Başkanı olarak Bush, 2009’da suda boğma yöntemleri ve mahkumu konuşturma tekniklerinin büyük bir kısmına onay vermişti. Uluslaraarası örgütler ise bu yöntemleri kesin bir biçimde işkence statüsüne koyuyor.  Af Örgütü, “Bir savaş suçlusunun böyle bir güvenlik cennetinde yaşayamıyor olması gerekiyor ve Tanzanya, Zambiya ve Etiyopya hükümetleri insanlığa karşı suç işlemiş birini yakalama imkanına sahipler. Bunu yaparlarsa onurlu bir iş yapmış olurlar” açıklamasında bulundu.

Daha öncesinde de İsviçre’deki insan hakları örgütleri Bush’un insanlığa karşı suç işemekten dolayı tutuklanıp yargılanması gerektiği çağrısında bulunmuştu. ABD yetkilileri ise herhangi bir açıklamada bulunmadı.

ABD’nin yeni savaş alanı Miyanmar

ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton, Miyanmar’a tarihi bir ziyarette bulunuyor. Son 50 yıldan beri Miyanmar’ı ziyaret eden ilk ABD dışişleri Bakanı olan Clinton, ülkede reformları yerinde görmek istediğini söyledi. Ancak,  ABD’nin 50 yıl sonra ülkeye böylesine üst düzeyde bir isim göndermesi, ülkenin yeni bir Çin-ABD çekişmesinin yeni mekanı olacağı yorumlarına neden oluyor.

Myanmar’a gelmeden önce ziyareti ile ilgili gazetecilere açıklama yapan ABD Dışişleri Bakanı, ülkenin yeni yönetiminin politik ve ekonomik alanlardaki reformları hakkında gözlemlerde bulunacağını ifade etmişti. ABD, Myanmar’a sert yaptırımlar uygulamaya devam ediyor. Ama bu yıl yapılan bir dizi reform, ülkenin onyıllardır yaşadığı soyutlanmışlığa yakında son verilebileceği söylentileri doğurdu.

Bununla birlikte ABD yetkilileri, Clinton’ın gezisi sırasında uygulanan yaptırımların kaldırılmasıyla ilgili bir açıklama olmasının beklenmediğini vurguluyor. Gözlemciler, ABD’nin ülkedeki iplomatik temsilciliğini tam anlamıyla büyükelçiliğe dönüştürme gibi sembolik bir adım atabileceğini belirtiyor. Uzmanlar ise, ziyaretin ABD-Çin ilişkileri açısından önemine dikkat çekiyor. Cunta yönetimi sırasında batıdan neredeyse tamamen kopan ve insan hakları ihlalleri nedeniyle ağır yaptırımlar uygulanan Myanmar’da neredeyse tüm sektörlerde Çin hakimiyeti bulunuyor. Yeni ‘sivil’ yönetimin başa gelmesinden sonra, Çinli şirketlerin yapacağı dev bir baraj inşaatı projesinin iptal edilmesi, ve ABD’nin 50 yıl sonra ülkeye böylesine üst düzeyde bir isim göndermesi, ülkenin yeni bir Çin-ABD çekişmesinin yeni mekanı olacağı yorumlarına neden oluyor.

Yerel basın daha önce hükümetin yıl sonuna kadar devlete ait işletmelerin yüzde 90’ını özelleştirmeyi hedeflediğini iddia etmişti. Bir yandan bu şirketlerin hükümete yakın isimlere gideceği söylentileri yayılırken, bir yandan da, özellikle enerji alanındaki işletmelerde Pekin ile Washington’un gözü olduğu öne sürülüyor. Nitekim Clinton’un ziyareti sırasında gündeme gelen ve ABD’nin yardım taahhüdünde bulunduğu konulardan biri, Çinli şirketlere kapatılan büyük paraj projeleri ve yeni hidroelektrik santrallerinin inşası oldu.

ABD’nin Irak’taki son hamlesi

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden Irak’ı ziyaret ederken Mukteda El-Sadr taraftarları Biden’in ziyaretini geniş katılımlı gösterilerle protesto etti. Financial Times ise çok sayıda ABD merkezli yatırımcı bankacının Irak’a ziyaretlerini sıklaştırdığını yazdı. ABD inşaat ve petrol şirketlerinin ise Irak’ı adeta avuçlarının içine aldığını belirten Financial Times, Biden’ın ziyaretinin ABD’nin Irak’ta kalıcı olmak için son bir hamlesi olduğunu yazdı.

Politika analisti Raed Jarrar da benzer bir yazı yazdı ve bu aşamadan sonra ABD’nin öncelikli hedefinin Irak’taki petrol ve inşaat şirketlerinin kalıcılığını sağlamak olduğunu, bunun için de ABD birliklerinin Irak’ta kalmaya devam etmesi için ABD’nin Irak üzerindeki baskısını iyice yoğunlaştırdığını söyledi. Biden’in ziyaretinin bir pazarlık amacı taşıdığını kaydeden Jarrar, “Yıl sonu itibariyle ABD bütün birliklerini yasal olarak ırak’tan çekmekle yükümlü. Ancak ABD’nin buna hiç niyeti yok. Iraklıların büyük bir kısmı Pentagon’jun ülkelerinde kalıcı olmak için yaptığı çalışmalardan dolayı kaygı duyuyor. ABD, Irak’tan çekileceğini açıklasa da en az 3-4 bin askerini güya Irak’ta eğitmen olarak tutacağını açıkladı. Bu eğitmenliğin sınırlarının neler olduğunu kimse bilmiyor ve anlaşılan o ki ABD bu askeri varlığıyla Irak’ta daha on yıllarca kalmanın fomrülünü bulmuş durumda” dedi.

Önümüzdeki birkaç gün içinde Irak parlamentosunda bir oylamanın yapılacağını belirten Jarrar, “Irak ABD’nin avuçları içinde. ABD’ye karşı bir kararın alınabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Ancak Iraklıların egemenlik hakları öyle görünüyor ki daha uzun süre Iraklılara verilmeyecek. Irak daha onlarca yıl Batılı petrol ve inşaat şirketleirnce sömürülmeye devam edecek. ABD’nin Irak’ta kalmasını istediği 3-4 bin kişilik askeri birliklerinin Irak hükümetince kabul edilmesi ise Iraklılar nezdinde hükümetin meşruiyetini tamamen yitirmesi anlamına gelecektir” şeklind ekonuştu.

Her 10 çocukta biri 5 yaşından önce ölüyor

ABD’nin terörle savaş bahanesiyle işgal ettiği Afganistan, adeta bir çocuk mezarlığı. Afganistan’da her 10 çocuktan biri savaşa bağlı nedenlerden dolayı daha 5 yaşına girmeden ölüyor. Afganistan Sağlık Bakanlığı, ülkedeki ölüm oranları ve nedenleri ile ilgili yayınladığı raporda, çocuk ölümlerinin en yoğun yaşandığı ülkelerin başında Afganistan’ın geldiğini, bunun da bir türlü bitmeyen savaştan kaynaklandığını söyledi.

ABD’nin terörle savaş bahanesiyle işgal ettiği Afganistan, adeta bir çocuk mezarlığı. Savaş veya savaşa bağlı nedenlerden dolayı Afganistan’da her 10 çocuktan biri daha 5 yaşına girmeden ölüyor. Öyleki, Taliban askerleirnin su yollarına ulaşımını engellemek için suların ABD öncülüğündeki NATO birliklerince kirletildiği ve bu nedenle özellikle de kırsal kesimlerde yaşayan insanların temiz suya ulaşmalarının neredeyse imkansız olduğu belirtiliyor. Kirli ve hastalık bulaştırılmış sulardan beslenen çocuklar ise henüz bağışıklık sistemleri gelimediği için en çok etkilenenler oluyor.

Afgan nüfusunun yarısı ise 15 yaş altı. 15 yaş üstü erkek ölümlerinin ise beşte biri yaralanmadan kaynaklanıyor. Her beş erkekten biri doğrudan savaş kurbanı. NATO askerleirnin kullandığı aşırı şiddet ve sivil savaşçı ayrımı yapmaksızın keyfi bombalamaları 15 yaş üstü erkeklerin ölüm nedenlerinin başında geliyor. Dünyanın gözleri önünde afganistan’da yürütülen kirli savaşa Afganlar her gün canlarını sunmak zorunda kalıyorlar.

Published in: Genel on Haziran 7, 2012 at 8:41 pm  Yorum Yapın  

Kıyamet Alâmetleri Belirdi {Mehmet Şevket Eygi}

Kıyamet Alâmetleri Belirdi

29 HAZİRAN 2010
SAL 04:10

AHİR zaman alâmetleriyle ilgili olan ve bize tevâtür yoluyla ulaşmış bulunan haberlerin büyük kısmı gerçekleşmiştir. Küçük alametlerin tamamı, büyük alametlerin bir kısmı zuhur etmiştir. Fitne ve fesat ayyuka çıkmıştır. Nifak ve şikak yaygın ve yoğun olmuştur. Maddî ve mânevî yangınlar, âfetler, felâketler dünyayı kasıp kavurmaktadır. Aşağıdaki hususlara dikkatinizi çekmeme izin vermenizi rica ederim:

1. Zina ve bina çok yaygın hale gelmiştir.

2. İki yüz metreyi aşan, başı bulutlara ulaşan dev, şeddadî, nemrudî binalar İstanbul’da göğe ser çekmektedir.

3. Yüz milyonlarca Müslüman, kâfirleri öylesine taklit etmektedir ki, onlar sıçan (kertenkele) deliğine girseler bunlar da girecektir.

4. Nifak ve şikak son derece yayılmıştır.

5. Müslüman kılığındaki birtakım (mecazî mânada)müşrikler Altın Buzağı dinine girmişler, paraya put gibi tapmaya başlamışlardır.

6. Niceleri dilleriyleKur’an okurlar ama o Kur’an hançerelerinden aşağı inip kalplerine nüfuz etmez.

7. Yaşları küçük, akılları güdük bir topluluk zuhur eder, onlar Kur’an okurlar, Hayrilberiyye Efendimizin hadîslerini nakl ederler ama gergin yaydan fırlayıp ava isabet eden, o hızla avdan da çıkıp giden ok gibi dinden çıkarlar.

8. Müslümanların evlerine “Deccal Gözü” girmiştir. Bu deccal Gözleri ile Müslümanların evleri kârhane, meyhâne, batakhâne, kumarhâne, puthâne, fısk ve fücur hâne haline gelmiştir.

9. Fâiz ve riba genelleşmiş, yaygın olmuştur.

10. Onların dinleri para, kıbleleri karıdır denilen uğursuz ve meymenetsiz bir tâife zuhur etmiştir.

11. Emanetlere riayet edilmez, emanetlere hıyanet edilir olmuştur. İşler, hizmetler, vazifeler, memuriyetler, makamlar, mevkiler, kürsiler ehliyetsizlere peşkeş çekilir olmuştur.

12. Emr bi’l-mâruf ve nehy ‘ani’l-münker (İyiliği desteklemek, kötülüğü kösteklemek farzı) terk ve tâtil edilmiştir.

13. Her türlü fuhşiyyat alenen, cehrî olarak, küstahça işlenir olmuştur.

14. Nice helal yasaklanmış, nice haram helal haline getirilmiştir.

15. Camiler ve mihraplar süslenmiş, lakin vakit namazlarında, hele sabah ve yatsılarda cemaat son derece azalmıştır.

16. Müslüman toplum namazı terk etmiş şehvetlerine uymuştur.

17. Şeriatın tâzim edilmesini istediği şeylere tahkir edilmeye, tahkir edilmesini istediği şeylere tâzim edilmeye başlanmıştır.

18. Öncelikle Müslüman fakirlerin ve miskinlerin hakkı olan zekâtlar Şeriata aykırı olarak toplanmaya ve yine Şeriata aykırı olarak sarf edilmeye başlanmıştır.

19. Ümmet-i Muhammed, karanlık gecede çobansız kalmış, fırtınaya, yağmura, doluya tutulmuş, üstelik kurtların hücumuna uğramış bir koyun sürüsü gibi İmam-ı Kebirsiz ve Emîrü’l-mü’minînsiz kalmıştır.

20. Münafıklık alametleri olan yalan, emanete hıyanet ve vaadini yerine getirmemek çok yaygın hale gelmiştir.

21. Bir kısım Müslümanlar iman kardeşlerine yavuz, galiz, sert ve merhametsiz hareket eder; İslam düşmanı kafirlere karşı rikkatli ve merhametli hareket eder olmuşlardır.

22. Kanaat ve iktisat kalkmış, onun yerini lüks, israf, tebzir, saçıp savurma, sefahat almıştır.

23. İslam dünyasında sefihler idarenin başına geçmişlerdir.

24. Yalancı, fâni, aldatıcı dünya tercih edilmiş, âhirete sırt dönülmüştür.

25. Kendilerine din alimi süsü veren birtakım insî şeytanlar, şerirler Kur’an’a, Sünnete, icmâ-i ümmete, Şeriata aykırı batıl içtihatlar yapmakta, bâtıl fetvalar vermektedir.

26. Ülkede bunca fakir sürünürken, kendilerini dindar sanan ve gösteren bir yığın beyinsiz, Firavunlar ve Nemrudlar gibi sorumsuzca lüks hayat sürmekte, bin çeşit beyinsizlik sergilemekte, komşusu aç gecelerken onlar tok sabahlamaktadır.

27. Cahiller alim sayılmakta, gerçek alimler hor ve hakir görülmektedir.

28. Milyonlarca vasıfsız ve gafil Müslümanı birkaç bin kefere ve fecere parmağında oynatmaktadır.

29. Depremler çoğalmıştır.

30. Yanardağlar patlamaya başlamıştır.

31. Seller, su baskınları, toprak kaymaları, denizden yüksek dalgaların gelmesi ve karaları silip süpürmesi, esrarlı hastalıklar, açlıklar, kıtlıklar, bereketsizlikler çoğalmıştır.

32. Ortalık ulema-i su’ ile dolmuştur.

33. Hak din, doğru yol, kurtuluşun çare ve çözümleri söylendiği, kitaplarda yazılı olduğu halde insanlar bunlara iltifat etmez olmuştur.

Bu gidişatın sonu ya içinde bulunduğumuz tarihî cycle’in kıyametidir, yahut Büyük Kıyamet’tir. Her hâl ü kârda uyanmamız, kendimize çeki düzen vermemiz; İslam’a, Allahın Kitabına, Peygamberin Sünnetine, Şeriat-ı Garra-i Ahmediyyeye (Allah’ın rızasına uygun şekilde) dönmemiz gerekir.

Herkes kendisinin, çoluk çocuğunun, yakınlarının, halkının, Ümmetin bütün mensuplarının imanını ve ebedî saadetini kurtarmak için ne kadar ilmi, imkanı ve gücü varsa bunları bütünüyle kullanmalıdır.

Bugünden tedbir almazsak, kıyamet savaşları başlayınca geç kalmış olabiliriz.

Kaza-i mübremi değiştirmek elimizde değildir ama imanla ölmek ve ebedî saadete nail olmak için sebeplere, tedbirlere, çarelere tevessül etmek elimizdedir.

Bize hak da bildirilmiştir, bâtıl da. Kim hakka sarılırsa necat bulur, kim bâtıla yönelirse kaybedenlerden olur. “Bilmiyordum” mâzeretimiz yoktur.

* (İkinci yazı)

Haram Yiyen Alçaklar

HARAMyiyen sahte İslamcıların aleyhinde ağır bir yazı yazmıştım. Bir internet sitesi iktibas etmiş, elli kadar okuyucu yorumu gelmiş. Kırkı beğenmiş, on kadarı “isim ver, niçin isim vermiyorsun, fitne ve fesat çıkartıyorsun” gibi tenkitler yöneltmiş, hattâ bazısı hakaret etmiş…

A mübarekler bu memlekette büyük miktarda haram yiyenleri açıkça tenkit etmek, isimlerini vermek mümkün müdür?

Ne yaparlar adamı? Doğduğuna pişman ederler.

Türkiye’de çok büyük miktarda haram yendiğini, yine çok yoğun bir kokuşma olduğunu inkar etmek ne mümkün. Uluslararası Şeffaflık kurumu her yıl bir anket ve rapor yayınlıyor. Bizim ülkemizin temizlik ve şeffaflık notu, 10 üzerinden 4, yani geçer not alamıyor.

Türkiyede genel, yoğun, yaygın bir kokuşma, ahlaksızlık, rüşvet, haram yeme olduğu tevâtür beyyinesi ile bilinen açık bir gerçektir.

Uluslararası kaynaklar ülkemizdeki kara para miktarının 250 milyar dolar olduğunu belirtiyor.

Adam yolunu bulmuş, bir milyar dolar vurmuş… Sen onun hırsızlıklarını, soygunlarını, talanlarını isim vererek yazarsan seni toz eder.

Bendeniz Müslüman bir yazarım. Müslümanlık ne demektir? Yolsuzlukları, talanları, hırsızlıkları; dinsiz de yapsa tenkit etmektir, Müslüman yapsa da…

Dinsiz yolsuzluk yaparsa tuh kaka, Müslüman yolsuzluk yaparsa “Bizim hırsıza dokunmayın…” Olmaz böyle iki ölçü.

Sevgili Peygamberimiz Habib-i Kibriya Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) ne buyurmuşlar:

“Benim öz kızım Fatımatü’z-Zehra hırsızlık yapsa (bu hırsızlığı şer’an sâbit olursa) onun da elini kestirmekte hiç tereddüt etmem…”

Bendeniz bu zihniyetteyim.

Büyük hırsızların isimlerini, adreslerini, listelerini veremem. Bu benim işim ve vazifem değildir.

Tenkitlerim anonimdir. Yarası olmayan gocunmasın.

“Türkiye’de islamî kesimde büyük hırsız yoktur. Herkes Zemzemle yıkanmış gibi pir ü paktır” diyen çıkarsa ona gülünür ancak.

Bizde hırsızlık yok da, Birleşmiş Milletlerin Dünya Temizlik ve Şeffaflık raporları ne oluyor?

Bazıları benim büyük hırsızları ve talancıları tenkit eden anonim yazılarımdan niçin bu kadar rahatsız oluyor? Niçin üzerlerine alınıyorlar?

Adam birkaç sene önce bir tek arsaya daha fazla inşaat yapmak ve daha fazla kat çıkmak için aracılık yaptı ve bir arsadan bir milyon dolar komisyon aldı. Bütün medya bundan bahsetti.

Şimdi sıkı durun:Böyle on bin kadar “iş” yapılmış. Birbirini yiyen iki parti elemanları bu işlerde yekvücut hareket ediyormuş, bir tek dosyada muhalefet şerhi yokmuş…

Bu memlekete, bu halka, bu devlete ahlaklı, faziletli, temiz şekilde hizmet eden, rüşvet almayan, komisyon almayan, haram yemeyen, nüfuz ticareti yapmayan temiz ve şeffaf siyasetçilere ve belediyecilere hürmet ederim, hepsinin ellerinden öperim.

Benim isim vermeden lanetlediklerim haram yiyenler, kara para sahibi olanlar, rüşvetçiler, komisyoncular, kara para sahipleridir. Allah belâlarını versin.

Geri izlemetrackback

Published in: on Haziran 29, 2010 at 4:51 pm  Yorum Yapın  

PROF. DR. NECMETTİN ERBAKANIN ÖZGEÇMİŞİ

Türkiye ve Ekonomi den

PROF. DR. NECMETTİN ERBAKANIN ÖZGEÇMİŞİ

29 Ekim 1926 yılında Sinopta doğdu. Babası Adananın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde yaşamış olan Kozanoğullarından Mehmet Sabri Erbakan.

Ağır ceza reisi olan babasının birçok yerde görev yapmış olması dolayısıyla çocukluğu muhtelif şehirlerde geçen ERBAKANın annesi de Sinopun tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanımdır.

Necmettin ERBAKAN ilkokula Kayseri Cumhuriyet İlkokulunda başladı, babasının Trabzona tayin olması dolayısıyla ilkokul öğrenimini burada okul birincisi olarak tamamladı.

1937 yılında ilk tahsilini tamamladıktan sonra aynı yıl İstanbul Erkek Lisesinde orta tahsiline başladı. Okuldaki çalışkanlığı dolayısıyla arkadaşları tarafından kendisine “DERYA NECMETTİN” diye hitap edilirdi. Okulda “Sıfırcı Avni” olarak bilinen fizik hocasından ilk defa 10 alan öğrenci olmuştur.

Orta ve Lisede bütün sınıfları iftiharla geçen Necmettin ERBAKAN, İstanbul Erkek Lisesini 1943 yılında birincilikle bitirdi. O tarihlerde Lise bir­incileri Üniversitelere imtihansız alınıyordu. Fakat Necmettin ERBAKAN imtihansız kaydolmayı reddederek girdiği imtiha büyük başarı göster­ince İstanbul Teknik Üniversitesinin ikinci sınıfından yükseköğrenimine başladı. İlkokula 6 yaşında, üniversiteye de ikinci sınıftan başlaması dolayısıyla kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim gördü. Bu arkadaşlarından biri de Sayın Süleyman DEMİRELdir.

Üniversite yıllarında okuldaki talebelerin namaz kılmaları için mescit açılması konusunda büyük gayret göstermiş ve açılan mescitte hem namaz kılmışlar hem de ilmi ve dini sohbetler yapmışlardır.

1948 yılı yaz döneminde İTÜ Makina Fakültesinden üstün başarıyla mezun olan ERBAKAN aynı yılın 1 Temmuzunda Makina Fakültesi Motorlar Kürsünde asistan olarak göreve başladı. 1948-1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde o zaman doktora tezine tekabül eden yeterlilik tezini hazırladı. Sınıflarda ders vermek doçent ve profesör­lerin yetkisinde olmasına rağmen kendisi asistan olduğu halde ders ver­mesine izin verilmiştir. Yeterlilik tezindeki başarısından dolayı üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesinde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve görgüsünü artırmak üzere Almanyaya gönderilen ERBAKAN, Alman ordusu için araştırma yapan DVL araştırma merkezin­deki araştırma ile ünlü ve V1 ve V2lerin gelişmesini sağlayan Profesör Schmidt ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.

Aachen Teknik Üniversitesinde çalıştığı 1.5 yıl süre içerisinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan ERBAKAN, Alman üniver­sitelerinde geçerli olan “DOKTOR – MÜHENDİS: Dr.-İng” unvanını aldı.

Alman Ekonomi Bakanlığı için motorların daha az yakıt yakmaları konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da doçentlik tezi­ni hazırlayan ERBAKANın “Dizel motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu” matematiksel olarak izah eden bu tez, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyırdı. Tezin mecmualarda neşredilmesi üzerine o tarihte Almanyanın en büyük motor fabrikası olan ve dünyada motorun ilk üretil­diği DEUTZ motor fabrikalarının umum müdürü Prof. Dr. Dr. FLATZ tarafından Leopard tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere bu fabrikaya davet edildi.

Alman Ekonomik Bakanlığının RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak için görevlendirilen heyette kendisinin de yer almasının istenmesi üzerine 15 gün RUHR sahasındaki bütün Ağır Sanayi fabrikalarını gezip inceleme fırsatı buldu.

II. Dünya Harbinden sonra Alman üniversitelerinde doktora yapan ilk Türk ilim adamı olan ERBAKAN, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbula geldi. İmtihan sonucunda 27 yaşında Türkiyenin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin ERBAKAN, araştırmalar yap­mak üzere tekrar Almanyanın DEUTZ fabrikalarına gitti. Burada 6 ay süreyle motor araştırmaları başmühendisi olarak, Alman ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.

1953ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesine dönen ERBAKAN, Mayıs 1954 – Ekim 1955 yılları arasında askerlik görevini ifa etti. İstanbul Kağıthanedeki 6 aylık yedek subay öğreniminden sonra Halıcıoğlundaki istihkam bakım bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinaların bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.

Bu görev esnasında her yıl Amerikadan istenen teçhizatın listesini hazırladı. Hazırladığı bu liste Amerikan yardım heyetinin dikkatini çekmiş ve bir Amerikalı Albay bu listeyi hazırlayan kişiyle görüşmek istediğini okul komutanı Şeref ÖZDİLEKe bildirmiş. Okul Komutanı da bu Albayı alıp ERBAKANın yanına getirmiş ve Albay: “Siz bugüne kadar Amerikadan yardım olarak gizleme ağı, kürek sapı, kazma vs. gibi şeyleri isterken bu sene bakım bölüğü için iş makinalarının tamiratı esnasında imal edilmesi lazım gelen çeşitli parçaların imalatı için tezgahlar istemişsiniz. Siz nasıl olurda bu tezgahları talep edersiniz” tarzında konuşunca, ERBAKAN Amerikan ordusu kuruluş talimatnamesini açarak: “Bizim yaptığımız görevi yapan Amerikadaki aynı birliklerde bu tezgahlar var, bizde niçin olmasın” diye karşılık verince, Amerikalı Albay söyleyecek söz bulamamış ve tez­gahlar bilahare gelmiştir.

Askerlik görevinden sonra tekrar üniversitedeki görevine dönen Necmettin ERBAKAN İstanbul Teknik Üniversitesi Motorlar Laboratuarında 100 yerli ilk motoru yaptı ve bilahare 1956 yılında Türkiyede ilk yerli motoru seri halde imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor A.Ş.yi kurdu.

ERBAKa böyle bir fabrika kurma fikri Almanyada çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumunun sipariş verdiği motorları görünce iyice uyanmıştı.

Yurda dönünce bu çalışmayı başlattı. Ve bugün Pancar Motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956da attı. Gümüş Motor fabrikasında seri imalat 1 Mart 1960 tarihinde başlamıştır.

Dönemin Başbakanı Rahmetli Adnan MENDERES, 1960 yılı başlarında fabrikayı gezerken; “Türkiyede ben çiftçiyim, bu motorları kendim kullım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyo­rum. Türkiyede bunların yapılabileceğini görmek beni son derece memnun etmiştir. Keşke ben bu fabrikayı 1960larda değil de 1950de görseydim. O taktirde Sümerbankın birçok fabrikalarını özel sektöre satar, oradan aldığım para ile Türkiyede Ağır Sanayi fabrikaları kurardım” diyerek duygu­larını dile getirmiştir. MENDERES ayrıca fabrikanın ihtiyacı olan 1.300.000 Dolarlık dövizi de bir günde tahsis ettirmiştir.

Gümüş Motor Fabrikası, diğer adı ile Pancar Motor Fabrikası 1960 yılından beri 40 yılı aşkın bir zamır Türkiyenin tarlalarını sulayan, inşaat makinalarını, küçük traktörlerini, deniz botlarını, kayıklarını tahrik eden motor ihtiyacını karşılamakta, ayrıca kardeş ülkelere Suriye, Irak, Pakistan ve Sudana motor ihraç etmektedir.

1960 yılında Ankarada yapılan Sanayi Kongresinde Gümüş Motorun yaptığı imalatları sunan ERBAKAN “Yeni hedef otomobillerin Türkiyede yapılmasıdır” fikrini ortaya atmış, o zaman yönetimde olan askerler tarafından revaç bulan bu fikir üzerine Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde “DEVRİM OTOMOBİLİ” adıyla ilk yerli otomobil imal edilmiştir. Askeri yönetim Gümüş Motor fabrikasını gezmiş, büyük ilgi ve heyecan duymuşlar, bunun üzerine 200e yakın General ve üst rütbeli subaya ERBAKAN Milli Savunma Bakanlığı konferans salonunda bir Sanayi Konferansı vermiştir.

1960 yılında Ankarada yapılan Sanayi Kongresinde Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN tarafından gösterilen “Yeni Hedef Otomobillerin Türkiyede yapılmasıdır” hedefi yıldan yıla atılan adımlar­la bugün Türk ekonomisi içersinde otomotiv sanayiinin sürükleyici lokomo­tifi bir sektör olmasına yol açmıştır.

1965 yılında profesör olan ERBAKAN, Şubat 1966da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığına getirildi. Daha sonra Genel Sekreter olan ERBAKAN, 1968 Mayısında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyesi, Mayıs 1969da da Odalar Birliği Başkanı oldu. O zamanki hükümet her türlü1 kanuni hükümleri hiçe sayarak ERBAKANı polis zoruyla görevinden uzak­laştırdı.

Necmettin ERBAKAN 1967 yılında evlendi. Sanayiye gerekli ilginin gösterilmemesi üzerine siyasete atılmaya karar verdi. Ve Milletvekili adayı olmak için Adalet Partisine başvurdu. Buradan veto edilen ERBAKAN,: 1969 seçimlerinde Konyadan bağımsız olarak adaylığını koydu ve seçil­erek Meclise girdi.

24 Ocak 1970 yılında Milli Görüşün ilk partisi olan Milli Nizam Partisini kuran ERBAKAN, 1971 Nisanında ihtilal yönetiminin de baskısıyla, Milli Nizam Partisi antidemokratik bir biçimde kapatıldı.

Daha sonra 11 Ekim 1972 tarihinde kurulan Milli Selamet Partisi, ERBAKAN liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde 12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenterle Meclise girdi.

1974 yılı başında kurulan MSP-CHP koalisyonunun bozdurulmasından sonra kurulan dörtlü koalisyonda da yer alan MSPnin Genel Başkanı yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlendi.

5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren ERBAKAN liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu. 

1974-1978 yılları arasında kurulan 3 Hükümet döneminde de Başbakan Yardımcısı ve Bakanlıklar arası Ekonomik Kurul Başkanlığı görevini yürüten Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN bu dönem esnasında Kıbrıs Zaferinin kazanılmasında büyük rol oynamış, büyük tarihi “Ağır Sanayi Hamlesinin yürütülmesi ve başarılmasına öncülük yapmış, Türkiyenin İslam Konferansına tam üye olmasını sağlamış ve yeni nesillerin Milli ve Manevi Değerlere bağlı olarak yetişmesi hususunda büyük önem taşıyan İmam Hatip Okullarının açılmasında ve yayılmasında önemli hizmetler başarmıştır.

Bu dönem boyunca rant ekonomisi yerine Reel ekonomiyi uygulamış, milli kaynaklarımıza dayanılarak Anadolunun bütünü ile kalkınması ve sanay­ileşmesi yönünde başarılı hamleler yapmıştır.

Türkiyenin ekonomik kalkınmasını ve güçlenmesini kendileri için uygun görmeyen bazı dış mihrakların etkisiyle, koalisyon ortağı Adalet Partisinden 11 kişinin muhalefet partisine katılması ve Bakan yapılmaları olayıyla TBMMde iktidarın çoğunluğu kalmayınca bir muhalefet partisi lid­eri olarak parlamento çalışmalarında büyük etkinlik göstermiştir.

1978 yılı başından 12 Eylül 1980e kadar muhalefette .kalan MSPnin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin ERBAKAN, 12 Eylül İhtilalinin getir­diği antidemokratik uygulama ve yasaklarla Eylül 1987 yılına kadar poli­tikadan resmen uzak tutuldu.

Eylül 1987deki referumla yeniden siyasi haklarını elde eden ERBAKAN, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olan Refah Partisinin, 11 Ekim 1987 tarihinde yapılan kongresinde oy birliği ile Genel Başkanlığa seçildi. 20 Ekim 1991 seçimlerinde Konyadan yeniden Milletvekili seçilen Necmettin ERBAKAN evli ve 3 çocuk babasıdır.

1995 genel seçimlerinde tekrar Konyadan Milletvekili seçilerek meclise girdi. Bu seçimlerden Refah Partisi Türkiyenin en büyük partisi olmuştur.

Bunun üzerine 28 Haziran da hükümeti kurma görevini alarak 7 Temmuz da güvenoyuyla Türkiyenin Başbakanı olmuştur.

Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN 54. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak 28 Haziran 1996dan 2 Temmuz 1997ye kadar 1 yıllık bir süre esnasında başarılı atılımlar sağlamıştır. Faiz ve borç sarmalları içersinde perişan hale gelmiş olan Türk ekonomisini 6 ay gibi kısa bir süre içersinde, dış ve iç borç almadan, zam yapmadan tamamen milli kaynak paketlerini harekete geçirmek suretiyle düzeltmiş Türkiyeyi ekonomik krizlerden kurtarmış, milli kaynaklardan Devlete 30 milyar doların üzerinde kaynak sağlamış. Tatlı reçetelerle köylü, işçi, memur, esnaf, emekli, dul ve yetim­lere kısa zama görülmemiş ora refah artışı gerçekleştirmiştir.

Bu hamlesiyle ekonomiyi güçlendiren ERBAKAN, 1997 yılı bütçesini denk bütçe olarak yapmaya muvaffak olmuş ve bu bütçeyi Ocak ve Şubat aylarında denk bütçe olarak yürütmüştür.

Halkın desteğini alan bu çok önemli başarıların yanında, uluslararası ala da gelişmekte olan 8 ülkenin işbirliğine öncülük yaparak büyük bir gayretle bir yıl gibi kısa bir sürede D-8 (Development-8) oluşumunu mey­dana getirmesi önemli bir dünya olayıdır.

Halktan alınan vergilerin ve milli imkanların, haksız bir rant ekonomisi ile ufak bir zümreye aktarılması, böylece milyonların ezilmesi, fakirleşmesi ve milli ekonominin tahrip olması politikasına son veren Prof.Dr.Necmettin ERBAKANın bu icraatı, rant ekonomisiyle beslenen bir avuç rantiye züm­resinin hoşuna gitmemiş, bu zümre Ocak 1997den itibaren elindeki bir kısım medya ve sermaye gücü ile 54. Hükümetin başarılı hamlelerini etk­ilemek için bütün milletçe bilinen yollara başvurmuştur.

Çeşitli etkilerle koalisyon ortağı Doğruyol Partisinin milletvekillerinin hükümetten desteklerini çektirilmesi faaliyetleri karşısında bir yılın sonunda bir değerlendirme yapılmış, 550 kişilik parlamentonun RP + DYP + BBPden oluşan 278 kişilik milletvekilinin imzası ile meclis çoğunluğu olarak en kısa sürede seçime gidilip, daha güçlü olarak gelinmek suretiyle hazırlıkları yapılmış olan “Yeniden Büyük Türkiye” projeleri hamlesinin istikrar ve huzur içersinde sağlanmasına karar verilmiştir.

Koalisyon Protokolü gereği seçime gidinceye kadar Başbakanlık görevini deruhte edecek olan Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN, bu görevini; dünyada benzeri olmayan bir örnek davranışla DYP Genel Başkanı Prof.Dr.Tansu ÇİLLERe devretmek istemiştir.

Cumhurbaşkanının daha önce siyasi hayatı boyunca mücadelesini verdiği demokratik kuralları bir yana bırakarak, yanlış bir uygulama ile tal­ihsiz bir görevlendirme yapması, Temmuz 1997den itibaren Türkiyeyi 4 yıl boyunca halkın maddi ve manevi acılar çektiği bir dönemin içine yönelt­miştir.

Published in: on Haziran 29, 2010 at 4:07 pm  Yorum Yapın  

KAYIP TRİLYON İFTİRASI

SIK SORULAN SORULAR VE CEVAPLARI
KAYIP TRİLYON İFTİRASI
 

KAYIP TRİLYON TAKINTISI

Anayasa Mahkemesi, CHP tarafından Siyasi Partiler Yasasına (SPY) aykırı kullanıldığı saptanan 980 bin 527 YTLlik meblağın Hazineye geri ödenmesine hükmetti. 2004 yılında bir televizyon kanalına sözleşmeye uygun olmamak suretiyle ödenen 50 bin YTLnin de Hazineye devrine karar verildi. Hatırlanırsa Refah Partisince usulsüz harcandığı iddia edilen miktar da CHPninkine eşitti.

Anayasa Mahkemesi, CHPnin 1998 yılına ait kesin hesap incelemesinde, posta işletmesi alındıları üzerinde yapılan tahrifat yoluyla gider gösterilen 35 milyar 386 milyon 533 bin 328 lira tutarındaki parti mal varlığının Hazineye gelir kaydedilmesine ve sorumlular hakkında Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. Anayasa Mahkemesinin, CHPnin 1998, 2004, 2005 ve 2006 yıllarına ait mali denetim kararları Resmi Gazetede yayımlanıp sonuçları gösterildi.

2820 sayılı Yasanın 70. maddesinde; Bir siyasi partinin bütün giderleri, o siyasi parti tüzel kişiliği adına yapılır hükmünün yer aldığı anımsatılan kararda, 21 Aralık 1998 tarih ve 527 numaralı yevmiye ile Erdem Elektronik Ltd. Şirketine, bir açıklama yapılmaksızın ve gerekçe gösterilmeksizin fatura aslı yerine, ilgili firma tarafından onaylanmamış fotokopisine dayanılarak 1 milyar 648 milyon 985 bin lira ödeme yapıldığının görüldüğü kaydedildi. 2820 sayılı Yasanın 70. maddesinde beş bin liraya kadar olan harcamaların makbuz veya fatura gibi bir belge ile tevsik edilmesi zorunlu olmadığı belirtildiğinden bu miktarı aşan harcamaların makbuz veya fatura gibi geçerli bir kanıtlayıcı belgeye dayanması gerektiği anımsatılan kararda, bu nedenle, bir gerekçe olmaksızın fatura fotokopisine dayanılarak kaydedilen giderin, Kanunun öngördüğü anlamda belgeye dayandırılmış olduğunun kabul edilmediği bildirildi. Kararda, seyahat harcamalarından parti adına yapıldığını gösteren bilgi ve belge bulunmayan 147 milyon 100 bin liralık kısmının, parti amaçlarına uygun ve parti tüzel kişiliği adına yapılmış bir harcama olarak kabul edilmediği belirtildi.

Parti görevlilerinin yurt dışı seyahatleri sırasında yaptıkları bahşiş ödemelerinin gider yazıldığının görüldüğü ifade edilen kararda, “bu ödemeler belgesizdir” denilerek gider makbuzları ile yapılmış ve gider makbuzlarını da ödeme yapılan kişilerin değil seyahati yapan Parti görevlilerinin imzaladığına dikkat çekilmişti. Almanya, Hollanda, İtalya ve Belçika seyahatlerinde verilen 35 milyon 349 bin 800 lira tutarındaki bahşişin gider yazılamayacağı ifade edildi.

Telgraf alındıları üzerinde tahrifat yapılıyordu

Parti hesabına gider kaydedilen telgraf ücretlerine ait telgraf alındıları üzerinde tahrifat yapılarak, çekilen telgraflar karşılığı ödenmesi gereken tutardan daha fazla gider kaydedildiğinin görüldüğü belirtilen kararda, Posta İşletmeleri Genel Müdürlüğünden alınan belgelere göre, tahrifat yoluyla arttırılmış tutarların gider yazıldığı ve bunun sonucunda toplam 33 milyar 456 milyon 120 bin liranın alınan hizmet karşılığı olmaksızın gerçek dışı gider kaydedildiğinin anlaşıldığına işaret edildi. Yüksek Mahkeme, 2820 sayılı Yasanın 70. maddesine uygun olarak yapılmayan toplam 35 milyar 386 milyon 533 bin 328 lira gider karşılığı parti mal varlığının Hazineye gelir kaydedilmesine karar verdi. Mahkeme, resmi belge niteliğindeki Posta İşletmesi alındıları üzerinde tahrifat yaparak Partiyi zarara uğratan sorumlular hakkında Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulması gerektiği sonucuna da erişti.

Sonuç: Eğer yargı bağımsızlığı ve adaleti varsa, eğer hukuk devleti varsa;

  • Ya CHP de aynı şekilde ve aynı mahkemelerce yargılanıp kapatılacak ve Deniz Baykal hapsi boylayacak…
  • Veya Erbakan Hocada, CHPye uygulanacak prosedüre tabi tutulup, bu haksız ve dayanaksız mahkumiyetten kurtulup aklanacak!.

İlhan Selçuk gibi sahte sosyalist ve Kemalist, ama gerçekte sabataist ve mason olup, MOSSAD ve CIA destekli Ergenekon çetesinin zanlısı olan zavallıların ve Fatih Altaylı gibi zırvacıların, “Kayıp trilyon teranesi” bahanesiyle Erbakana sataşmaları, sadece Hocanın şerefini artırır ve hangi şeytani kesimlerin çıbanlarını deştiğinin ispatıdır. Bu aynı zamanda Refah-Yol döneminde sömürü hortumları kesilen kesimlerin bir intikam hırsıdır.

ABDden yazan Zülkarneyn Vardar, bozulmamış vicdanlara tercümanlık ediyordu:

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, bu yazıyı Sayın Erbakanı korumak veya savunmak için kaleme almıyorum. Zaten Sayın Erbakanın da buna ihtiyacı yoktur. Ama ben yapılan haksızlık ve adaletsizliklere -kime yapılırsa yapılsın- ses çıkarmaya ve elimden geldiğince gündeme taşımaya kendimi zorunlu hissediyorum.

Bunun için; zulüm ve haksızlığa nereden gelirse gelsin karşı çıkmayı, mağdurlara -imkânlarımız dahilinde- yardımcı olmayı, boynumuzun borcu biliyorum!

Şimdi buyurun yazımıza!

Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül, Sayın Erbakanın haksız yere çekmekte olduğu ev hapsi cezasına son vererek, Sayın Erbakanın maruz kaldığı büyük adaletsizliğin küçük bir kısmına dur demiştir!

Tabi-i ki Sayın Cumhurbaşkanına teşekkür ediyoruz, ama bu yapılan, yapılması gerekenler için bir ilk adım kabul edilmelidir!

Çünkü:

Sayın Erbakan af edilmemiştir, çünkü o böyle bir suç işlememiştir, sadece kendisine yapılan haksızlığın bir kısmı şimdilik önlenip giderilmiştir.

Bazı gazetelere yansıdığı biçimde sayın Erbakanın cezası af edilmemiştir! Erbakan böyle bir suç işlememiştir ki, cezası af yoluna gidilsin. Ama maalesef pek çok gazete olayı Cumhurbaşkanının affı olarak lanse etmişlerdir! Bunları yazıp çizmek, söylemek zımnen Sayın Erbakanı suçlu gösterme gayretidir. Yani hasta ve ihtiyar olmasa cezasını çeksin! Anlamında yazılıp çizilmektedir. Yahu ne cezası? Ne suçu? Onun için Sayın Cumhurbaşkanının yapmış olduğu hareketi bir af olarak görülmemelidir. Sadece, Sayın Erbakana yapılan haksızlığın küçük bir bölümüne dur denmiştir. “Yapılan büyük haksızlığın, küçük bir bölümü” diyorum, çünkü yapılması gereken daha çok şey vardır ve adalet tecelli edecektir.

Sayın Cumhurbaşkanının bu yaptığı bir vefa da değildir! Ve hele AKPlilerin sözlüğünden vefa kelimesi zaten silinmiştir.

Bazıları Sayın Gülün bu davranışını “Erbakan Hocaya karşı bir vefa borcu ödemesi” şeklinde takdim etmektedir.

Oysa:

a) Yapılan bir haksızlığa dur demek vefa değil, mecburi bir insanlık görevidir.

b) Eğer bunu bir af olarak değerlendirecekseniz: eski Cumhurbaşkanı Sayın Sezer de Erbakanın cezasını af edebileceğini söylediği halde, Hoca bunu kabul etmemiştir. Daha önceki Cumhurbaşkanının yapmak istediği bir işi, şimdiki Cumhurbaşkanı yapınca nasıl “vefa”ya dönüşmektedir?

Kaldı ki, bir vefa söz konusuysa, o vefanın şerefi Erbakan Hocaya aittir. Çünkü Sayın Sezerin teklifini kabul etmeyip, Sayın Gülün teklifini kabul etmekle, kendisine iltifat etmiştir! Hem de bu iltifat, İlahi intikamı çabuklaştıracak cinstendir.

c) Şimdi Erbakan Hoca için yapılması gereken en önemli vicdani görev: sürülen bu kara lekeyi, onu sürenlerin bir an önce temizlemeleridir! Bu bir iade-i itibar olacaktır! Yanlış anlaşılmasın, bu iade-i itibar Erbakan Hoca için değil, o lekeleri Ona sürenler için lazımdır. Çünkü Erbakanın itibarı hiç sarsılmamıştır! Ama Ona o iftirayı atanlar, o çamuru fırlatanlar yanlış yapmıştır. İşte o hatalarından dönmekle kendi itibarlarını kazanacaklardır! Yoksa Sayın Erbakanın şerefli itibarı ortadadır ve o iftiralarla, yalan yaftalarla bozulmayacak kadar sağlamdır. Tıpkı altın gibi. Altını çamura da atsanız, ona çamur da fırlatsanız altın, yine altındır.. Ama altını çamura atanlar, altına çamur fırlatanlar, onlar altının değerini, bilmediklerine pişman olacaktır. Ve onlar, -ellerinde ki nimetin kıymetini bilmeyenler- hakkın ve halkın gözünde değerleri sorgulananlardır! Onlar için tek kurtuluş; altına gereken değeri verip, çamurunu silip yıkamaktır. O zaman kendileri de değer bilen kadirşinas insanların sınıfına katılacaktır. Yoksa Erbakan Hoca vicdanen de, ruhen de oldukça rahattır. Çünkü O, hayat boyu Hakkın hakimiyeti ve halkın saadeti için çırpınmış tek başına tüm şer odaklarına inançla ve inatla savaş açmış; ve umuyoruz, büyük zafer sabahına da oldukça yaklaşmıştır!10[1]

Türkiyemizi en az elli yıl geri götüren; ülkemizi ABD, AB ve İsraile mahkûm hale getiren ve şu AKP denen talihsizliği başımıza bela eden, 28 Şubatın çok çevik paşalarından pek cıvık maşalarına, marazlı medya patronlarından, ılımlı İslamcı münafıklarına ve bütün bunların ve konjonktürel baskıların altında hukuk kurallarını ve temel insan haklarını bırakıp, vicdanının değil cüzdanının sesine kulak asanlara kadar, pek çok kesimin ve kimsenin böyle bir iade-i itibara ihtiyacı vardır.

Kahpeleri Kahraman Gösterenler, Fatih Altaylıdan ve Bugün Gazetesi “Erbakan: Nerde Kalmıştık?” Yazarı Cemal Uşşak İsimli İktidar Uşağından Daha Bayağı Duruma Düşüyordu

Bu arada, Erbakan Hocanın:

“AKPliler Milli Görüş Çizgisindedir ve Erbakan Hocayla irtibat halindedir diyenler, beni onların günahına ortak etmektedir.”

“AKPliler, hidayetleri kararmış kimselerdir.”

“Bunların sadece kendileri değil, hatta yedi sülalesi ömür boyu alınlarını secdeden kaldırmasa bile, şu Irakta ortak oldukları cinayetlerin kefaretini ödemeye yetmeyecektir.”

“AKP, ülkemizdeki ve bölgemizdeki sorunların, her türlü haksız ve yanlışlıkların çaresi değil, tam aksine sebebi ve gübresidir.”

“Bunlar Bizansın çocuklarıdır” ifadesini biraz ağır bulanlara:

“Hayır onlar için bu bile hafiftir. Aslında Siyonist Yahudilerin hizmetçileri demek daha yerindedir!” anlamındaki kanaat ve tespitlerini, hem de yüz binlerin katıldığı mitinglerde söylemişken ve bunların onlarca örneğini göstermek mümkünken…

Haksız ve dayanaksız ev hapsinin cumhurbaşkanınca kaldırılması münasebetiyle yöneltilen;

“Sizi affedenleri siz de affedecek misiniz?”  Sorusu üzerine:

“Onlar her zaman bizim kardeşlerimiz, talebelerimiz, evlatlarımızdır!” şeklindeki yanıtını kendilerine delil gösterip;

“Bak biz haklıymışız. AKP Milli Görüşün devamıdır ve Hocanın kontrolündedir.  AKPliler haklı ve hayırlı yoldadır” demeye getiren zavallı zırvacılara sormak lazım.

Peki, yukarıda sıraladığımız sözleri Erbakan Hoca, hem kendi camiasını, hem bütün halkımızı aldatmak için, haşa yanlış mı söylemişti?

Bunlar; ev hapsinin kaldırılmasıyla ilgili, “Onlar her zaman bizim kardeşlerimiz, talebelerimiz, evlatlarımızdır” yanıtının, “Kapıldıkları yanlışlıklardan ve Siyonist uşaklığından vazgeçmelerini, tekrar Hakka ve hayra yönelmelerini temenni ve dua ederiz” anlamında ve kötü kasıtlı soruları savma kapsamında genel bir nezaket ifadesi olduğunu anlamayacak kadar feraset fakirimiydi?

Yoksa “Hain haini sever” cinsinden fıtri bir tarafgirlik miydi?

Madem öyle ise, şu ikiyüzlülüğü bırakıp, mertçe AKPli olduklarını söylemekten niye çekinilmekteydi?

Ve kendilerinin Recep Tayyip hayranı ve koyu AKP taraftarı olduklarını söyleyenlere niye hücum edilmekteydi?

Ve hele, Hocayı affedilecek konumda göstermek ve AKPlilerin akrepliğini büyük bir fazilet gibi sunup sevinmek…

Yedi yıldır; “Partilerin hesapları Anayasa mahkemesince denetlenir” diyen yasaya, yanlış yorumlanmasının önünü kapatmak ve Erbakan Hocaya verilen cezayı yok hükmüne sokmak üzere: “Kapatılsa dahi…” şeklinde iki kelimeyi özellikle ve kahpelikle koymayanları kahraman ilan etmek…

Üstelik, “evrakta sahtecilikle zimmetine para geçirme suçlaması, siyaset yapma yasağı ve oturduğu eve kadar her şeyin hacizli tutulması” gibi izzetine aykırı eziyetler hala sürerken; güya bunların Hocayı affettiklerini söyleyip sahiplenmek, nasıl bir ruh sefaletiydi!?.

Ey, Ulusal kanalda birkaç programa katılıp gerçekleri konuştuk diye, hala bizi Ergenekonla ilişkilendirmek isteyen kahbecikler!…

İşçi Partisi Genel Başkan yardımcısı Mehmet Bedri Gültekin, yıllarca sizin sürekli yazarınız değilmiydi?

“Recebi kahraman, gören ayarsız

Hıyanet, zillete; zulme duyarsız

Ey fasıka yandaş, mümine arsız

Zanna değil, biz Fermana bağlıyız!.

Kelam-ı Kadimsiz, kemal olur mu?

Kahbede onurlu, cemal olur mu?

Su-i misal, asla; emsal olur mu?

Hiç şaşmayan, bir mizana bağlıyız!

Published in: on Haziran 29, 2010 at 4:05 pm  Yorum Yapın  

KAYIP TRİLYON TERANESİ VE TERESLERİN TERAZİSİ

SIK SORULAN SORULAR VE CEVAPLARI
KAYIP TRİLYON TERANESİ VE TERESLERİN TERAZİSİ
Bir Siyonist diplomatın Erbakan hıncı ve itirafı:

“Erbakan’ı siyaseten öldürdük ve diri diri mezara gömdük; ama bu yeterli değildir. O’nun üzerine beton dökmemiz gerekir”!?…

Bu sözleri şimdi AKP Genel Başkan Yardımcısı olan Mir Mehmet Dengir Fırat Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu’na nakletmiştir.[1]

Zaten, Refah-Yol Hükümetinin Başbakanı olarak bir yıl gibi çok kısa bir zamanda;

  • Havuz sistemiyle rantiye hortumlarını kesen ve toplumun her kesimine refah ve huzur veren
  • Denk bütçe yaparak, IMF’nin sömürü düzenini işlemez hale getiren
  • D-8’leri kurarak, Türkiye merkezli yeni ve adil bir dünyanın şekillenmesine öncülük eden Erbakan Hoca’nın

1-      Hükümetinin yıkılmasına

2-      Partilerinin kapatılmasına

3-      Siyaseten yasaklanmasına

Amerika’daki Siyonist merkezlerin özel ve gizli toplantılarında karar verildiğini ispatlayan kripto belgelerin ellerine geçtiğini, Hoca defalarca dile getirmiştir.

Mir Dengir Fırat’ın ifadeleri:

a)     Sonradan AKP’yi kuracak olan Fazilet Partisinin sözde yenilikçi takımının daha o dönemden Siyonist mahfillerle buluşup konuştuklarını

b)     28 Şubat sürecinin dış güçler tarafından tasarlanıp uygulandığını

c)      Erbakan Hoca’yı siyasette yasaklamak ve töhmet altında bırakmak üzere “Kayıp Trilyon” iddialarının, dış güçler ve masonik merkezlerce ortaya atılıp kullanılacağının Mir Dengir Fırat’ın kulağına çıtlatıldığını göstermektedir.

Yahudi şebekesinin ve sabataist işbirlikçilerin “Erbakan’ın mezarına beton dökmeliyiz” sözleri, onların Milli Görüşün bütün tabanını ve çekirdek kadrolarını Hoca’nın kontrolünden çıkarıp kendi güdümümüze almalıyız. Sadece resmen ve siyaseten değil, fikren ve fiilen de Hoca ile camiasının irtibatını koparmalıyız” anlamına gelmektedir.

Ve zaten, bu gün AKP’de bulunan gömlek değiştiren dönekler, “Fazilet Partisinin kendilerine devredilmesi ve Hoca’nın tamamen çekilmesi” halinde ayrılmayı düşünmediklerini ve aynı program ve sloganlarla devam edeceklerini söylemişlerdir.

Hatta Bülent Arınç, AKP kurulduktan sonra bile, bir müddet Fazilet Partisinin başına geçmek ve Siyonistlerin “Erbakan’ın üzerine beton dökme” niyetlerini gerçekleştirmek, yani Milli Görüş tabanını ve teşkilatını Erbakan’dan kurtarıp, malum merkezlerin güdümüne vermek niyetiyle beklemiştir.

Yoksa o günkü söylemleriyle, bu günkü AKP’nin eylemleri arasında hiçbir farklılık görülmemektedir.

İşte Bülent Arınç’ın 15.10.1999 tarihli Milliyet gazetesinde çıkan sözleri şöyledir:

1- İmaj sıkıntımız var: FPnin çok daha başarılı olması gerektiğini düşünüyorum. Bugünkü halimizle başarılı olamayız. FP şu anda kadrolarından yeterli ölçüde istifade etmiyor. Yapılmayacak söylemler içine giriliyor. Vatandaşın güveni ve inancı şu anda çok alt düzeylerde. Bunu yukarılara çıkarmak için yeni bir yapılanmaya ihtiyaç var. Bu yapılanma partinin bütünlüğü içerisinde genel merkezle teşkilatları kucaklaştıran, genel merkezin yeni kadrolara da ihtiyacı olan bir çalışma olacak. Partinin imajı açısından hala sıkıntılarımız var.

2- Parti içi demokrasi olmalı: Parti içi demokrasinin en güzel örneğini FP vermeli. Bunun sadece lafını etmek yetmez. Partideki siyaseti bir rekabet ve yarış haline getirmeliyiz. Bunun için ön seçim mekanizmasını koyabiliriz. Hatta milletvekili seçimlerini tercihli oy sistemine göre belirleyebiliriz.

3- Değişime ayak uydurmalıyız: Değişime ayak uyduran bir parti olmamız lazım. Adaylarımızı seçerken de kongremizi yaparken de baskıcı ve dayatmacı olarak değil, gerçekten parti içi demokraside bir yarışı öngören bir metotla yola çıkmamız gerekiyor. Eskiden bir aday olurdu. İkinci bir listeye iyi bakılmaz ve kazansa bile feshedileceği ifade edilirdi.

4- İdeolojik partinin şansı yok: FP Türkiyenin partisi olmalı. Marjinal ve ideolojik bir parti olmamalı. Böyle bir partinin iktidar şansı yoktur. 65 milyonun bütün kesimlerine ulaşabilecek, doğru fikirleri olan, ayağı yere basan bir parti olmalıyız.

Yani eğer partinin başına geçebilseydi, Fazileti ve Saadet’i de AKP’ye çevirecek, hatta onlarla birleşecekti.

22 Temmuz 2007 genel seçimleri öncesi, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı olan ve sık sık genel başkanlık için ortaya çıkarılan Numan Kurtulmuş, Başbakan Recep T. Erdoğan’la sürpriz bir görüşme gerçekleştirdi. Üstelik kendisi Tayyip’in ayağına gitmişti ve neler konuştuklarını Saadet teşkilatından ve tabanından gizlemişti. Öyle anlaşılıyor ki, bu buluşma yine Siyonist mahfillerin “Saadet Partisini Erbakan’dan kurtarma ve AKP’ye katma, yani Milli Görüşün kökünü kurutma” girişimlerinin ve “Erbakan’ın üzerine beton dökme” gayretinin bir yenisiydi…

Şimdi Gelelim Kayıp Trilyon Meselesine…

Bilindiği gibi Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 5 yıla yakın devam eden davayı 6 Mart 2002 günü sonuçlandırdı. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Refah Partisinin Genel Başkan. Necmettin Erbakan’a isnat edilen “özel evrakta sahtecilik” suçunu sabit görerek, 2 yıl 4 ay hapis cezası verdi. Bunun anlamı, eğer Yargıtay kararı onaylarsa, hapis yatmanın dışında, ömür boyu siyasi yasaktı. Ertesi günü gazeteler haberi, “Sahtekârlıkları Sabit,  Sahtekârlıktan Mahkum Oldu, Artık Erbakan Yok …” başlıklar ile verdiler. Hiç kuşku yok ki bu, bugüne kadar vurulan darbelerin en ağırıydı. Elbette hapis cezası ve ömür boyu yasak, çok önemli siyasi sonuçlar doğuracaktı. Bu manşetleri atanlar dahil, herkes biliyordu ki bu karar da diğerleri gibi siyasiydi. Hak ve adaletten uzaktı.

“Partinin iç edilen paralarından çok, siyasi hesaplar bu kararın temelini oluşturmaktaydı. Merkez medyanın attığı manşetler, sadece kişisel olarak Erbakanın üzerine beton dökmeyi değil, bir siyaset geleneğini de tarihe gömmeyi amaçlıyordu. Evet, parti kapatmalar, siyasi yasaklar, devam eden baskılar bizi etkiliyordu, bunlar haksızlıktı, oyunu kurallarının dışında oynamaktı, bizimle seçim yoluyla baş edemeyenler, mahkemeler yoluyla bizi devre dışı bırakmaya çalışıyorlardı. Her şeye rağmen bu yapılanlar bir şekilde anlaşılabilirdi. Demokrasilerde böyle siyasi mücadele olmaz diyorduk ama Türkiyede böyleydi işte. Ancak bu son yapılan anlaşılır gibi değildi. Hakaretin, belden aşağı vurmanın, edepsizliğin ötesinde bir şeydi bu. Varlıklarını bütünüyle sahtekârlıklara borçlu olanlar karşımıza geçmiş bize “sahtekâr” diyorlardı. Üstelikte ellerinde bir mahkeme kararı vardı. Bilindiği gibi daha sonra bu karar Yargıtay tarafından da onanmıştı.

Ancak yeniden görüşülme ve karar düzeltme talebini kabul eden Yargıtay, bu sefer önceki kararı bozmuş ve mahkemeye geri yollamıştı. Şu anda da yine Yargıtay’dadır ve inşallah bu tarihi hata düzeltilmiş olacaktır.

10.12.2003 Tarihli Milli Gazetede Prof Mehmet Bekaroğlu’nun konuyla ilgili şu yazısı yayınlanmıştı:

Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Milli Görüş Lideri Sayın Necmettin Erbakan ve arkadaşları hakkında vermiş olduğu mahkûmiyet kararı Yargıtay tarafından onandı. Hukuk nosyonu ve vicdan sahibi hukukçular, davanın açılışından kesinleşmesine kadar yanlışlıklarla dolu olan bu karara “hukuk cinayeti” diyeceklerdir. Ben hukukçu değilim, ayrıca Türkiye’de hukukun var olduğuna inanmıyorum. Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesinden hiçbir farkı olmayan bu karar, hukuk cüppesi giydirilmiş bir siyasi infazdır; bu kararla, 28 Şubat “postmodern darbesi” ile siyaset dışına itilen Sayın Erbakan yok edilmeye, milletin hafızasından silinmeye çalışılmaktadır. Ama bu kararı verenler bilsinler ki büyük bir yanlışlık yapmışlardır. Tarihe şöyle bir göz atanlar göreceklerdir ki, Sokrates’ten Menderes’e haksızlığa uğrayan hiçbir hak ve halk dostu unutulmamıştır, ama onları mahkûm edenler bir süre lanetle anıldıktan sonra unutulup gitmişlerdir.

Ömrünü millete hizmetle geçiren sayın Erbakan hakkında davaların açılması, mahkûmiyet kararlarının verilmesi ilk değildir; bütün bunlara şaşmıyoruz; zorlama ve yanlış davalara, eksik soruşturmalara, delillerin eksik toplanmasına, kararın tahminler ve ihtimaller üzerine kurulmasına alışığız. Hepsini sabırla ve sükûnetle karşıladık. Çünkü Milli Görüş siyaseti buydu, Sayın Erbakan bizden böyle davranmamızı istiyordu.

Bu son karar öncekilerden farklıdır. Görmezden gelmeler, alaylar, tehditler, iftiralar, karalamalar, siyaseten linçler, parti kapatmalar, mahkûmiyetler… Bunların hepsine gülüp geçebiliriz, nitekim öyle yaptık. Her şeyi sabır ve sükûnetle karşılarız, tüm baskılara, haksızlıklara göğüs gereriz. Bize düşmanlık yapabilirler, bizim için her şeyi söyleyebilirler, ama ülkemize ve milletimize bağlılığımıza, dürüstlüğümüze söz söyleyemezler, bize “hain”, “hırsız”, “sahtekâr” diyemezler, dedirtmeyiz. O nedenle ben bu kararı kabul etmiyorum, hayatları yüz kızartıcı suç işlemekle geçenlerin, bizim için “sahtekâr” manşetleri atmalarına isyan ediyorum.

Kimler Kimin İçin “Sahtekâr” Manşeti Atıyor?

Şimdi soruyoruz ve insaflı bir yanıt bekliyoruz.

Niçin Refah Partisi, niçin Sayın Necmettin Erbakan? Türkiye’de kaç siyasi parti var, kaç vakıf, kaç dernek, kaç sendika, oda, birlik vs. var? Bunların kaçı değişik vesilelerle kapatıldı, kaçının hesapları incelendi? Kaçının başkanı, yöneticileri mahkemeye verildi?

O halde niçin Refah Partisi, niçin Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan? Sayın Erbakan ve arkadaşları devlette defalarca ve yıllarca görev yaptı, bir çoğu bürokraside sorumluluk gerektiren önemli mevkiler işgal etti, bakanlıklar yaptı. Sayın Erbakan bu ülkede üç kez Başbakan Yardımcılığı yaptı, 54. Hükümet’in Başbakanıydı.

Bırakınız mahkemelere gitmeyi, bir kere olsun bir teki için yolsuzluk iddiası söz konusu olmamıştır. 28 Şubat’ın fırtınalı günlerinde bakanlar ve hükümet hakkında defalarca gensoru ve soruşturma önergeleri verilmiştir ama bunların bir tanesinin bile konusu yolsuzluk olmamıştır, olamamıştır. Hiç kimse Sayın Erbakan hakkında yolsuzluk isnadında bulunamamıştır. Türlü iftiralar ve çamur atmaların yapıldığı o günlerde kimse böyle bir şeye cesaret edememiştir.

Diğer hükümetlere bakın; kaç yolsuzluk önergesi verildi, kaç yolsuzluk soruşturması açıldı? Yolsuzluk gensoruları ile düşürülen bakanları ve hükümetleri kimse unutmadı. Şu anda Meclis gündeminde başbakanlar ve bakanlar hakkında yolsuzluk gerekçeleri ile verilen soruşturma önergeleri, dokunulmazlık dosyaları var.

Niçin bütün bunlar için değil de Sayın Erbakan için manşetler atılıyor?

Defalarca Hükümet sorumluluğu alan, devlet bütçesini yönlendiren, ihaleler yapan, milyarlarca dolarlık, katrilyonlarca liralık işlemlerin altına imza koyan, trilyonlarca liralık örtülü ödeneği yöneten insanlar, hiçbir usulsüzlük, yolsuzluk yapmadılar da kendi partilerinin paralarını çaldılar, sahtecilik yaptılar, öyle mi?

Yani şimdi hayatları yüz kızartıcı suç işlemekle geçenler ve bunların suç ortakları insafsızca ve utanmadan “sahtekâr” manşetleri attılar diye Milli Görüş kadroları sahtekâr mı oldu?

Erbakan’ın ne yaptığını biz biliyoruz, millet de biliyor. Ama ben bir kere daha tekrarlayayım.

– Erbakan, kısa süren Hükümet döneminde havuz sistemi kurarak, milletin kanını emen rantiyenin hortumlarını kesti, yıllarca dönen haram tekerleklerine çomak soktu; onun için Erbakan’a kin kusuyorlar.

– Erbakan rantiyeden kestiğini memura, işçiye, çiftçiye, emekliye, dula, yetime verdi. Erbakan, “bu ülkede aç ve açıkta insan kalmayacak” dedi. Onun için Erbakan’dan nefret ediyorlar, kin kusuyorlar.

– Erbakan, bu millete, tüm çıkar çevrelerinin baskıları ve engellemelerine rağmen bu ülke insanının bu ülkeyi yönetebileceğini gösterdi. Onun için Erbakan’a kızıyorlar.

– Erbakan, bu millete alternatifleri gösterdi, denk bütçeyi, enflasyonu düşürmeyi, borçlanmamayı, faizleri düşürmeyi gösterdi. Onun için Erbakan’a tahammül edemiyorlar.

– Erbakan, borçlanmanın, faizin, rant ekonomisinin sonunun olmadığını söyledi, tüm engellemelere rağmen üretim ekonomisini ayağa kaldırdı, döneminde namuslu sanayiciler, tüccarlar, esnaflar, çiftçiler altın yıllarını yaşadılar. Onun için Erbakan’ı yok etmek istiyorlar.

– Erbakan, yabancılara “hayır” denilebileceğini, onurlu durulabileceğini gösterdi. Onun için Erbakan’ı siyasetin dışına itiyorlar.

– Erbakan, millete hafızasını hatırlattı, gücünü, imkanlarını, coğrafyasının önemini, tarihi mirasını gösterdi. En çok da bundan ürktüler, onun için Erbakan’dan çok korktular.

– Erbakan, “faiz bizi ve bizim gibi sömürülen ülkeleri batırıyor” dedi. Erbakan, sömürgeciliğin yeni adı olan neo-liberalizm ve küreselleşmenin ipliğini pazara çıkardı, emperyalizme ve dünya Siyonizm’ine savaş açtı. Erbakan, D8’i kurdu, tüm geri kalmış ülkelere, İslam coğrafyasına, diktatörlüklere karşı millet seçeneğini gösterdi. Erbakan, bu ülkelerin baskı altında inleyen, sömürülen, aç bırakılmış insanlarına umut oldu, örnek oldu. Onun için Erbakan, dünya patronlarını, Siyonistleri, sömürgecileri, diktatörleri ürkütüyor, korkutuyor!

Kimler milletin milyarlarca dolarını çaldı, kimler bankaları hortumladı, kimler devletin kasasını, milletin cebini boşalttı? Hangi sözde iş adamı, hangi medya patronları sahte evrak düzenleyerek devlet ihalelerine girdi, bunların suç ortakları hangi siyasetçilerdir, kimler gece yarısı konutlarda kimlerle banka pazarlıkları yaptı? Kimler yüz kızartıcı suçlar işledi, kimler yüz kızartıcı suç işleyenlerin suç ortakları oldu, hangi köşe yazarı patronunun iş takipçisi, ricacısı, tehditçisi, şantajcısı oldu? Kimler hortumcuların devlete olan milyonlarca dolarlık borçlarını erteledi? Bu soruların tamamının cevabı vardır, bu yüz kızartıcı suçların faillerini bu millet tanıyor. Belki mahkeme kararları olmayacak ama tarih bunların tamamını not edecektir.

Şimdi, bütün bunları yapanlar, hayatları yüz kızartıcı suç işlemekle geçenler, milletten çaldıkları ile kurdukları kulelerinde oturacaklar ve milletin davacısı olmuş, bir ömür milletin refahı, özgürlüğü ve onuru için çalışmış Sayın Erbakan ve arkadaşları için “sahtekâr” manşetleri atacaklar, öyle mi?

Hayır, millet bu haksızlığı, bu insafsızlığı, bu çirkin infazı asla kabul etmeyecektir. Milli Görüş kadroları, milletin davası için bir ömür harcamış liderlerine yapılan bu insafsız, bu çirkin ve seviyesiz saldırıyı sahiplerine iade edecektir.”

Milli Görüş davasının hakikatini, amaçlarını ve hedefine nedenli yaklaştığını ve Hoca’nın dehasını ve stratejik manevra ve manipülasyonlarını tam ve doğru olarak kavrayamamaktan kaynaklanan ama samimiyetine bağışlanan bir gaflet ve cesaretle…

Ve yine Kur’an’daki nebevi siyaset hikmetleriyle ilgili bilgi eksikliğinden ve feraset fakirliğinden doğan ve Hoca’nın yakın çevresine mecburen aldığı ve katlandığı ve çok  kirli niyetlerine rağmen, İslam ve insanlık hatırına onlardan yararlandığı kişileri “Erbakan’ın aynası” sanan yanlış bir bakış açısından ortaya çıkan anlama ve algılama sorunu yüzünden ve biraz da bazı kişi ve mahfillerin doğrudan veya dolaylı şişirme ve yönlendirme girişimlerinin etkisiyle; ve maalesef ümidin, yani iman pilinin zayıflaması nedeniyle:

“Erbakan Hoca’ya, artık aktif siyaseti bırakıp çekilmesi gerektiğini, manevi lider olarak devam etmesini” söyleyen…

(Not: 12 Eylül’den sonra “Hocam, arkadaşlarınız, sizin artık resmi ve fiili değil, manevi bir lider olarak hizmetinizi sürdürmenizi istiyor” diyen Oğuzhan Asiltürk’e:

“Onlar aslında Bizim manevi başkan değil, uhrevi başkan olmamızı (Yani diri diri mezara konulmamızı ve bu davanın rayından çıkarılmasını) istiyor!…” Cevabını vermiş ve elçiliğini yaptığı Siyonist ve sabataist şebekenin şeytani niyetlerini deşifre etmişti.

“Erbakancılığı yaşatmak için Erbakansız siyaset yapmak zorundayız..” gibi, dışı hoş içi boş laflar üreten…

Bazen:

“Hocayı ve düşüncelerini de daha yakından tanıma fırsatı buluyordum. Hoca ikili ilişkilerde müthiş bir insandı. Mütevazı, saygılı, sevgisini gösteren, tam bir beyefendi gerektiğinde nüktedan, dinlemenin ve dinletmenin ustası, mütevekkil olduğu kadar sebeplerin de üzerinde duran…  Bu özellikleriyle tanıdığım ender insanlardan biri. Ama aynı zamanda inatçı, kesin doğrularında asla taviz vermeyen, ayrıntıcı bir insandı Hoca. İnançları ve genel siyasi çizgisine hiçbir itirazım yoktu. Ama bunların ifade biçimi yıllar içinde katılaşmıştı.

İnançları ve genel siyasi çizgisinin yanı sıra bunları hayata geçirme yöntemleri de kesindi. Ayrıca tarzı ve yöntemlerini inancının bir parçası haline getirmişti. Bu kadar değil, ideolojisi, yöntemleri ve kendisi bütünleşmişti.  Bu bir benlik nefis meselesi değildi. Hoca ve çevresindekiler inanıyorlardı ki, Hoca bir misyonla görevliydi, var olduğu müddetçe bu misyonu sadece o taşıyabilirdi.”

Diyerek; gerçekleri tespit ve teslim eden, ama ardından bu kanatlarıyla çelişerek ve bir nevi kendi kendisini tekzip ederek:

“Muhterem Hocam, daha sonra bizleri şuurlandırmak ve eğitmek için kimilerine göre bezdirici ama benim için her defasında öğretici ve keyif verici olan, o uzun vaazlarınıza başladınız. Bunların gerçeği bütünüyle yansıtmadığını aramızda konuşuyoruz ama o kadar İstekli ve kararlı görünüyorsunuz ki, biz size o kadar saygılıyız ki, hiçbirimiz bunu size açıkça söyleyemiyoruz. Zaman zaman örtülü de olsa itiraz ettiğimizde anlamak istemiyor, bizleri susturuyorsunuz.”

Şeklinde Hoca’ya mektup yazabilen Sn. Mehmet Bekaroğlu; Bingöl konuşması bahanesiyle 312’den dolayı verilen ceza üzerine: “Hocam, şimdi size gereken, “bana derhal yatacağım cezaevini gösterin. Ben oraya gideceğim” açıklamasını yapmaktır” şeklinde bir teklif götürünce, Erbakan Hoca’nın:

“İşte bakın, Mehmet Bey, Bekaroğlu soyadına yakışır bir çözüm buldu!” esprisindeki ince mesajı çözemeyecek kadar da saf birisidir.

Ve zaten Erbakan’ın büyüklüğünün en kesin alameti, böylesi insanlarla bu davayı bu günlere getirmesidir.


Published in: on Haziran 29, 2010 at 4:03 pm  Yorum Yapın  

Dünyanın Değişimi Ve Erbakan Devrimi`nden

Dünyanın Değişimi Ve Erbakan Devrimi`nden

29 Ekim 1926 yılında Sinop’ta doğdu. Babası Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde uzun zaman hüküm sürmüş bulunan, Selçuklu soyu Kozanoğullarından, Mehmet Sabri Erbakan’dır.

Ağır caza reisi olan babasının görev yerlerinin değişmesi nedeniyle, çocukluğu çeşitli yerlerde geçen ERBAKAN’ın Annesi de, Sinop’un tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’dır.

Erbakan hocanın ağabeyleri Nizamettin Erbakan cilt ve deri hastalıkları profesörü, Selahattin Erbakan, göz hastalıkları profesörüdür.

Küçük kardeşleri Kemalettin Bey, diş doktoru, Atifet Hanım eczacı, Rahmetli Akgün Erbakan ise mühendislik eğitimi almış ama ticarete atılmıştır.

Necmettin ERBAKAN ilkokula, Kayseri Cumhuriyet İlkokulunda başlamış, babasının tayin olup Trabzon’a gitmesi üzerine, ilkokul öğrenimini burada ve okul birincisi olarak tamamlamıştır.

Erbakan Hocanın ilk manevi etkilenişi daha 3 yaşındayken, Kayseri’de kaldıkları evin karşısındaki tarihi Laleli Camiinde okunan ezanlar ve kılınan cemaat namazlarıyla başlamıştır. Ve çocukluk dönemi bu camiinin avlusunda geçmiştir. Özellikle 1928’in sonlarında bu camii’de kılınan bir cenaze namazından oldukça etkilenmiştir.

Çok küçük yaşlarda namaza ve oruca başlayan Erbakan, daha sonraları yine babası M. Sabri Beyin emekli olup yerleştiği İstanbul Fatih’teki İskenderpaşa Camii imamı M. Zahit Kotku Hz.leri gibi devrin önemli ilim ve irfan ehlinden istifade edecek ve manevi olgunlaşma sürecinde bu büyük Zatların terbiyesinde yetiştirecektir. 

1937 yılında ilkokulu bitirdikten sonra, aynı yıl İstanbul Erkek lisesi’nde orta tahsiline başlamış, okuldaki çalışkanlığı nedeniyle arkadaşları tarafından kendisine “DERYA NECMETTİN” diye isim takılmıştır. “Sıfırcı Avni” olarak bilinen Fizik hocasından, ilk defa 10 alan öğrenci ERBAKAN’dır.

Orta ve lise de bütün sınıfları iftiharla geçen Necmettin ERBAKAN, İstanbul Erkek Lisesi’ni 1943 yılında birincilikle bitirdi. O tarihlerde lise birincileri, Üniversitelere imtihansız alınıyordu. Fakat Necmettin ERBAKAN, bu imtiyazı kabul etmeyerek girdiği imtihanda büyük başarı gösterince, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin İkinci sınıfından yüksek öğrenimine başladı. İlkokula 6 yaşında, Üniversiteye de ikinci sınıftan başlaması dolayısıyla, kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim gördü. Bu arkadaşlarından biri de Sayın Süleyman DEMİREL’dir.

Trabzon’da henüz ilkokul yıllarında iken bile, Temsili devlet kurmak, buna uygun mesai saatleri ayarlamak, arkadaşları arasında, hak ölçüsü olduğu için değeri değişmeyen ve enflasyonla erimeyen “özel paralar” çıkarıp kullanmak gibi olağan üstü oyunlar sergileyen Erbakan Hoca Üniversite yıllarında da okuldaki talebelerin namaz kılmaları için mescid açılması konusunda büyük gayret göstermiş ve açılan mescitte hem ibadetlerini yapmışlar, hem de ilmi ve dini sohbetler başlatarak manevi bir halka oluşturmuşlardır.

1948 yılı yaz döneminde, İTÜ Makine Fakültesi’nden üstün başarı ile mezun olan ERBAKAN, aynı yılın 1 Temmuz’unda Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başladı. 1948 – 1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde, O zaman doktara tezi karşılığındaki yeterlilik tezini hazırladı.

Sınıflarda ders vermek sadece, Doçent ve Profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen, asistan olduğu halde, ders anlatmasına ve hocalık yapmasına özel izin çıktı. Yeterlilik tezindeki yüksek başarısından dolayı, Üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve becerisini arttırmak üzere Almanya’ya gönderilen ERBAKAN, Alman ordusu için teknolojik araştırma yapan DVL araştırma merkezinde, Profesör Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.

Aachen Teknik Üniversitesi’nde çalıştığı 1.5 yıl süre içersinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan ERBAKAN, Alman Üniversitelerinde geçerli olan ve çok zor kazanılan “DOKTOR” ünvanını aldı.

Alman Ekonomi Bakanlığı için “motorların daha az yakıt yakmaları” konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da Doçentlik tezini hazırlayan ERBAKAN’ın “ Dizel Motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu?” matematiksel olarak izah eden bu tezi, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Tezin önemli dergilerde yayınlanması üzerine, o tarihte Almanya’nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ firmasının genel müdürü, Prof. Dr. FLATS tarafından LEOPAR tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere fabrikaya davet edildi.

Alman Ekonomi Bakanlığı’nın, RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak amacıyla görevlendirilen ekipte, özellikle ERBAKAN`ın da yer almasının istenmesi üzerine, 15 gün süreyle RUHR sahasındaki bütün Ağır sanayi fabrikalarını gezip, bunları inceleme fırsatını yakaladı.

2.  Dünya Harbinden sonra, Alman Üniversitelerinde ilk Türk bilim adamı olan ERBAKAN, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul’a döndü. İmtihan sonucunda,  27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin ERBAKAN, araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya’nın DEUTZ fabrikalarına çağrıldı. Burada 6 ay süreyle “motor araştırmaları başmühendisi” olarak, Alman ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.

1953’ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönen ERBAKAN, Mayıs 1954 / Ekim -1955 yılları arasında askerlik görevini tamamladı. İstanbul Kağıthane’deki 6 aylık yedek subay öğreniminden sonra, Halıcıoğlu’ndaki İstihkâm bakım bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinaların bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.

Bu görev esnasında, her yıl Türkiye’nin Amerika’dan istediği teçhizatların listesini hazırladı. Hazırladığı bu liste, Amerikan yardım heyetinin dikkatini çekmiş ve bir Amerikalı albay bu listeyi hazırlayan kişiyle görüşmek istediğini, okul komutanı Şeref ÖZDİLEK’e bildirmiştir. ÖZDİLEK Paşa bu Albay’ı alıp ERBAKAN’ın yanına getirmiş ve Albay, “ Siz bu güne kadar Amerika’dan yardım olarak, sadece “gizleme ağı, kürek sapı, kazma, vs.” gibi şeyler isterken, bu sene bakım bölüğündeki iş makinalarının tamiri için gereken çeşitli parçaları üretmek üzere tezgâhlar istemişsiniz. Bunları ne yapacaksınız ve nasıl kullanacaksınız? tarzında konuşunca, ERBAKAN Amerikan ordusunun kuruluş tüzüğünü açarak: “ Bizim yaptığımız görevi yapan Amerika’daki birliklerde bu tezgâhlar var da, biz de niçin olmasın? Diye karşılık verince, Amerikalı Albay söyleyecek bir şey bulamamış ve bu tezgâhlar Erbakan’ın girişim ve gayretleriyle Türkiye’ye getirilmiştir.

Askerlik görevinden sonra, tekrar Üniversiteye dönen Necmettin ERBAKAN, 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor Aş.’yi kurup faaliyete geçirmiştir.

ERBAKAN’da böyle bir fabrika kurma fikri, Almanya’daki çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun sipariş verdiği motorları gördüğünde uyanmış ve planlarını ta o zaman tasarlamıştır.

Yurda dönünce hemen hazırlıklara girişmiş ve bugün pancar motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956’da atmıştır. Gümüş Motor fabrikası 1 Mart 1960 tarihinde seri üretime başlamıştır.

Dönemin Başbakanı rahmetli Adnan MENDERES, 1960 yılı başlarında fabrikayı gezerken: “ Ben de çiftçiyim, bu motorları kendim kullandım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyorum. Türkiye de bunların yapılabileceğini görmek, beni son derece memnun etmiştir. Keşke ben bu fabrikayı 1960’da değil, 1950’de görseydim. O takdirde Sümer bank’ın bir çok fabrikalarını özel sektöre satar, oradan aldığım para ile Türkiye de Ağır Sanayi fabrikalarını kurardım” diyerek duygularını dile getirmiş ve Erbakan’a tebrik ve takdirlerini iletmiştir. MENDERES ayrıca, fabrikanın ihtiyacı olan 1.300.000 Dolar’lık dövizi de hiç bekletmeden, bir gün içinde tahsis ettirmiştir.

1960 yılında Ankara da yapılan sanayi kongresi’nde, Gümüş Motorun ürettiği makineleri ve parçaları tanıtan ERBAKAN, “Yeni hedefimiz, Türkiye’mizde artık yerli otomobillerin de yapılmasıdır.” fikrini dile getirmiş, o zaman yönetimde olan askerlerce kabul gören bu fikir üzerine, Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde “DEVRİM OTOMOBİLİ” adıyla ilk yerli otomobilimiz ERBAKAN tarafından imal edilmiştir. Askeri yönetim ekibi, Gümüş Motor fabrikasını gezmişler, büyük hayranlık ve heyecanlarını ifade etmişlerdir. Bunun üzerine 200’e yakın General ve üst rütbeli Subay’a, ERBAKAN tarafından bir Sanayi Konferansı verilmiştir. “Türkiye’nin kalkınma ve savunma sorunlarını ve çözüm yollarını” dikkatle dinleyen Generaller, oldukça etkilenmişlerdir.

1965 yılında Profesör olan ERBAKAN, Şubat 1966 da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığını üstlenmiş, 1968 Mayıs’ında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyeliğine getirilmiş, Mayıs 1969’da ise, Odalar Birliği Genel Başkanlığına seçilmiştir. O zamanki Demirel Hükümeti, her türlü kanuni hükümleri hiçe sayarak ERBAKAN’ı polis zoruyla görevinden uzaklaştırma yoluna gitmiştir.

Necmettin ERBAKAN bunun üzerine siyasete atılmaya karar vermiş ve Milletvekili adayı olmak için Adalet Partisine müracaat etmiştir. Buradan veto edilen ERBAKAN, 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak adaylığını koyup seçilerek meclise girmiştir.

Hoca, Türkiye Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanı iken tanıştığı, aynı kurumda görevli olan, İktisat mezunu, iyi İngilizce, yeterince Almanca ve Fransızca bilen… Ülke ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen olgun ahlaklı, anlayışlı, ağırbaşlı ve alımlı bir hanımefendi olan Nermin Erbakan’la 10 Ocak 1967’de evlendi.

1967’nin sonlarında büyük kızları Zeynep, 1974 Ekiminde küçük kızları Elif Hanımlar, 1979’da ise biricik oğulları Muhammet Fatih Bey dünyaya geldi.

Hoca, Odalar Birliğinde bulunduğu dönem de, Ankara’da bir arkadaşının Selanik Caddesi 9 nolu evini karargâh haline getirmiş, rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, Arif Hikmet Güner, Aslan Topçuoğlu, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ve Hasan Aksay gibi gönüldaşlarıyla gece yarılarına kadar “Türkiye’nin geleceği ve sorunlarının çözülmesi” konularını görüşüp plan ve projeler üretmişlerdir.  

24 Ocak 1970 tarihinde, Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisini kuran ERBAKAN, 1971 Nisan’ında ihtilal yönetiminin de baskısıyla, Milli Nizam Partisi antidemokratik bir biçimde kapatılınca, tatil ve tedavi için kısa bir süre İsviçre ye gitmiştir.

Daha sonra, 11 Ekim 1972 yılında kurulan Milli Selamet Partisi, S. Arif Emre’nin resmi riyasetinde, Erbakan Hocanın ise tabii Liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde, 12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenter ile meclis’e girip, grup kurdu.

1974 yılında kurulan MSP – CHP Koalisyonunda, Başbakan yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlenen Necmettin ERBAKAN, böylece Türkiye`nin maddi ve manevi kalkınması yolundaki çalışmalarını da fiilen başlatmış oldu. 

9 Aylık bir hükümet döneminin ardından MSP-CHP koalisyonunun bozdurulmasından sonra oluşturulan 4’lü koalisyonda da yer alan, MSP genel Başkanı Necmettin ERBAKAN, yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerinde bulundu.

5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3’lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren ERBAKAN liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu.

1978 yılı başından, 12 Eylül 1980’e kadar muhalefette kalan MSP’nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin ERBAKAN, 12 Eylül ihtilalinin getirdiği antidemokratik uygulamalar ve yasaklarla, Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutuldu.

Eylül 1987’deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden ERBAKAN, 19 Temmuz 1983 yılında kurulmuş olan Refah Partisi’nin; 11 Ekim 1987’de yapılan tarihi kongresinde, oy birliği ile tekrar Genel Başkanlık makamına oturdu. 20 Ekim 1991 seçimlerinde yeniden Milletvekili seçilen ERBAKAN, daha sonra Belediyeler devrimini gerçekleştirmiş ve nihayet 1995 Genel seçimlerinde büyük bir başarı kazanarak Refah’ı birinci parti konumuna getirmiştir. 29 Haziran 1996’da ise kurulan Refah -Yol hükümetinde Başbakanlığı üstlenen ve 1 yıl da çok önemli hizmetler gören ERBAKAN, malum merkezlerin hıyanetleri sonucu oluşturulan suni krizler yüzünden ve hile ile hükümetten uzaklaştırılmış, haksız ve dayanıksız gerekçelerle partisi kapatılmış, ama O büyük sandık ihtilalini ve tarihi demokratik değişimini gerçekleştirmek üzere şimdi son hazırlıklarına girişmiştir..

Published in: on Haziran 29, 2010 at 4:00 pm  Yorum Yapın  

Fazlur Rahman Toplantısı

Fazlur Rahman Toplantısı

02/12/2008 – 11:13

ÖNÜMDE büyük boy, ciltli, iyi kağıda basılmış 360 sayfalık bir kitap var.
 
ÖNÜMDE büyük boy, ciltli, iyi kağıda basılmış 360 sayfalık bir kitap var.

İsmi: “İslâm ve Modernizm. Fazlur Rahman Tecrübesi.” 1997’de İstanbul’da 2000 adet bastırılmış.

Bastıran: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı.

Sunuş yazısını o zaman Belediye Başkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan yazmış. Şu cümlelerle başlıyor.

“Kardeş Pakistan’ın yetiştirdiği büyük bilim adamı ve düşünür Fazlur Rahman, İslâm dünyasında olduğu kadar Batı’da da önemsenen, düşünce ve tezleri üzerinde geniş tartışmalar açılan bir şahsiyettir. Düşünce hayatıyla yakından ilgilenenler merhum Fazlur Rahman’ın Türkiye’de ne büyük bir etkiye sahip olduğunu bilirler. Fazlur Rahman’ı hararetle savunan öğrencileri ve izleyicileri olduğu gibi, ona şiddetli muhalefet gösterenler de var.”

İstanbul Belediyesi 22-23 Şubat 1997’de bir Fazlur Rahman toplantısı tertiplemiş. Buna yabancı uzmanlar da çağrılmış, her gün dört oturum yapılmış, yekun olarak sekiz oturumda otuz kadar tebliğ okunmuş.

Bu kitap, Tarihsellik ekolü veya fırkası denilen bid’at cereyanının kurucusu olan Pakistanlı Fazlur Rahman’ın Ehl-i Sünnete uymayan fikir, inanç ve görüşlerinin bir nevi tanıtım ve savunmasıdır.

O Fazlur Rahman ki, kendi ülkesinde binden fazla din alimi, fakih, müftü, müderris tarafından protesto edilmiş ve kovulmuştur. Kitabın başında Prof. Mehmet S. Aydın’ın bir takrizi (övgüsü) yeralıyor.

Benim bildiğim kadarıyla şu anda Ankara İlahiyat Fakültesi Fazlur Rahman’ın yoluna girmiştir.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan, hürmet ve itimat ettiği muhterem Emin Saraç hocaefendiye sormuş olsaydı, Fazlur Rahman’ın kim olduğunu, mahiyetini, içyüzünü öğrenmiş olurdu.

Ben bir Ehl-i SünnetMüslümanı olarak Fazlur Rahman’ı hiç tutmam ve sevmem. Çünkü onun tarihsellik tezi kabul edilirse ortada din diye bir şey kalmaz. O tarihsel, bırak, bu tarihsel boş ver; geriye Yahudilerin ve Haçlıların istediği ılımlı, light, evcil, sulandırılmış bir İslâm kalır. (Diyalog İslâm’ı…)

Türkiye’yi ve İslâm dünyasını kurtaracak yol, zihniyet, tez; yirminci asırda Ehl-i Sünnet İslâmlığının bayraktarlığını yapmış olan Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Düzceli Muhammed Zahid el-Kevserî gibi icazetli gerçek hocaların zihniyetidir.

Fazlur Rahman, kelamcıların incelemesi, tahlil etmesi ve yanlışlarını ortaya koyması gereken bozuk bir fırka kurmuştur. Bu fırkanın, Türkiye’de çoğunluğu oluşturan Sünnî Müslümanlara bozuk olduğunun bildirilmesi ve başta inançlı aydınlar olmak üzere halkın uyarılması gerekmektedir.

İstanbul BüyükşehirBelediyesi bu Fazlur Rahman toplantısı için kimbilir ne büyük masraflar etti. Dış ülkelerden gelenlerin uçak, beş yıldızlı otel masrafları, ziyafetler, hediyeler vs… Keşke bu paralarla bir Ehl-i Sünnet büyüğü tanıtılmış olsaydı. Ne kadar faydalı ve hayırlı olurdu.

Ehl-i Sünnet’i Savunmak Her Müslümanın Vazifesidir

MÜSLÜMAN bir gazeteci, okur-yazar olarak niçin Ehl-i Sünnet’i destekliyorum, savunuyorum?

Çünkü böyle bir destekleme ve savunma benim vazifemdir.

Ehl-i Sünnet Müslümanlığı Kur’ân’a, Sünnet’e; Allah’ın rızasına, sevgili Peygamberimizin (salat ve selam olsun O’na) bize bıraktığı mirasa uygun Müslümanlıktır.

Ehl-i Sünnet Asr-ı Saadet’le bizim aramızdaki devamlılıktır. Onda kopukluk olmasını istemeyiz.

Ehl-i Sünnet ana caddedir. Kardeşlerimizin bu ana caddeyi bırakıp patikalara, çıkmaz sokaklara, dar ve ulaştırmaz yollara sapmalarını istemeyiz.

Ehl-i Sünnet İmamı Azam Ebu Hanife’nin, İmamı Mâlik’in, İmamı Şafiî’nin, İmamı Ahmed ibn Hanbel’in bize anlattığı dindir.

Kurdukları fıkıh sistemleri devam etmemiş olan onlarca büyük müctehid efendilerimizin yoludur.

Ehl-i Sünnet Ashab-ı Kiram efendilerimizin yoludur.

Ehl-i Sünnet Selef-i Sâlihîn efendilerimizin yoludur.

Ehl-i Sünnet Tâbiîn efendilerimizin yoludur.

Ehl-i Sünnet ‘âmil ve rabbanî, gerçek ve icazetli ulemanın yoludur.

Ehl-i Sünnet büyük müfessirlerin yoludur.

Ehl-i Sünnet büyük muhaddislerin yoludur.

Ehl-i Sünnet orta İslâm yoludur.

Ehl-i Sünnet akl-ı selimin ışığında vahye ve sünnete dayalı İslâm’dır.

Ehl-i Sünnet on dört asırlık icma-i ümmet yoludur.

Ehl-i Sünnet evliyaullah’ın yoludur.

Ehl-i Sünnet İmamı Buharî’lerin ve diğer büyük hadîs imamlarının, Gazalîlerin, Abdülkadir Geylanî’lerin, İmamı Süyutî’lerin, İmamı Şaranî’lerin, Muhyiddin ibn Arabî’lerin, İmamı Birgivî’lerin, Şah Muhammed Bahaüddin Nakşibendî’lerin, Ahmed er-Rufaî’lerin, Mevlana Celalüddin’lerin, Ahmed Yesevî’lerin, İmamı Rabbanî’lerin ve diğer bütün büyüklerin yoludur.

Ehl-i Sünnet gavsların, kutubların, ebdalların, nücebanın, nükebanın ve diğer ruhaniyet büyüklerinin yoludur.

Ehl-i Sünnet Selahaddin’lerin, İmamı Şamil’lerin, Emîr Abdülkadir Cezairî’lerin yoludur.

Ehl-i Sünnet Ahmed Zeynî Dahlan’ların, Yusuf İsmail Nebhanî’lerin, Şeyhülislâm Mustafa Sabri’lerin, Zahid el-Kevserî’lerin yoludur.

Ehl-i Sünnet Bediüzzaman Said-i Nursî’nin, Erbilli Esad Efendi’nin, Abdülhakim Arvasî’nin, Süleyman Hilmi Tunahan’ın ve benzeri meşayihin yoludur.

Elbette bir Müslüman olarak bu mübarek ve feyizli ve nurlu yolu tutacağım, bu yolu savunacağım ve destekleyeceğim.

Bu yola karşı olanlarla, bu yolu kapatmak isteyenlerle, bu yola düşmanlık edenlerle en güzel, meşru ve uygun şekilde münazara etmek benim vazifemdir.

Yüce Kur’ân’ımızın cahiller, icazetli müfessir olmayanlar, kötü niyetliler tarafından re’ye, heva ve hevese dayalı olarak yanlış şekilde yorumlanmasına elbette karşı çıkacağım ve halkı uyaracağım.

Ehl-i Sünnet’i savunmak sadece ulemanın işi ve vazifesi değildir, bütün Müslümanların vazifesidir.

Ulema ilim ile ulema sınıfına dahil olmayanlar da akıllarının ve kültürlerinin yettiği derecede gerçekleri açıklayarak bu hizmet ve vazifeyi ifa ve eda ederler.

Ehl-i Sünnet yıkılmasın, darbelenmesin, halkın ve gençliğin bir kısmı aldatılmasın. Gayemiz budur.

Published in: on Temmuz 9, 2009 at 1:03 pm  Yorum Yapın